Hz. Muhammed'in başarısı tesadüfi midir? Yazdır E-Posta
Üye Oyları: / 0
OlumsuzOlumlu 
Makale İndeksi
Hz. Muhammed'in başarısı tesadüfi midir?
İnanç konusunda ne kadar objektif olunabilir?
Hz. Muhammed böyle bir sistemi niçin kurar?
Evrenin yok olacak olmasının manası
Hz. Muhammed'e inanma ve inanmama nedenleri
Hz. Muhammed'in davasının başarısı şans mıydı?
İlk müslümanlar Hz. Muhammed'e niçin inandılar?

Hz. Muhammed'e inanma ve inanmama nedenleri?

Peygamberlerin davasında gördüğümüz şey basitçe, "kuralları ahlaka ve adalete dayanan" bir sistematiğe "kurulu adalet dışı düzenlerinden dolayı karşı çıkanlarla vicdanlarında bunu kabul edemeyenlerin peygambere sahip çıkmalarının çatışması vardır. Bu, istisnasız bütün peygamberlerin başına gelmiş bir durumdur.

Evrende gördüğümüz her şeyin bir zıttının var olması ve birbirini itmesi gibi bir gerçektir bu. Ateş ve suyun dost olabilmesi kadar imkansız bu sistemde, peygamberler "ateş" olmayı tercih edenlere "bozguncu" olmamaları şartıyla "var olma" şansı vermişken, "teslim olmuşlar, huzur bulmuşlar" aynı müsamahayı kesinlikle görmemişlerdir.

Dünya, bugün günümüzde de tekrarlanan bu sahneye kimbilir kaç kere şahit oldu.

Bu kabullenişe biraz dikkat çekmek istiyorum. Yani, zulüm ve haksızlıktan dolayı peygamberin davasının haklılığına ve o kişinin peygamber olup olmadığını gerçekten sorgulamadan "çıkarlar kendi aleyhine" olduğu için iman etmiş olabilirler miydi insanlar acaba? Yani bizim peygamberimizi ele alalım; Hz. Bilal, bir zenci bir köleydi, mevcut sistemde edineceği bir yer yoktu, değeri en fazla birkaç altınla ifade ediyordu. Hz. Muhammed'in davasına katılma sebebi bu muydu acaba?

Deist bir akıl, ön şartlanmışlıkla bunu kabul edebilir. Ama benim hayatımda gördüğüm şeylerden birisi de şudur ki, akıl "pek az yanlışı kabul etmez" Bir mümin olarak Peygamberin davasının altına değersiz omuzumu koymanın gerektirdiği şey o davaya yapılan suçlamaları tek tek çürütmek de olsa, nefret dolu bakışları, şefkatli bir edaya çevirmek gibi bir iddia da bulunsa içinde insan aklına ve ruhuna ulaşmanın önünde "Allah vardır." O dilemişse içeriye giriş serbesttir. O dilememişse bütün mantıki önermeler aşkın kayalara çarpıp geri gelen dalgalar gibi olmaya mahkumdur. Allah'ın dilemesi üzerinde daha sonra bazı şeyler yazmaya çalışacağım.

Hz. Bilal'in ve onun gibi toplum içerisinde ezilmiş kişiliklerin kendilerini kurtaracak gördükleri bir davaya sarılmaları ilk önce imkan dahilinde görünmektedir. AYnı şeyi, firavun'un hanedanında işgencelerle dolu bir hayat süren israiloğulları için de söyleyebiliriz. Gerçek ise aklı konuşturmaya başlamadan önce "iyi gözlemler" yapmayı gerektirir. Öncelikle ölümle defalarca burun buruna gelmiş bu insanların davalarına ters düşmediklerini görüyoruz.

İsrailoğulları için söyleyemeyeceğimiz bir gerçektir bu, ama sanırım onların da "gerçek iman edenleri" için söyleyebiliriz. Üstelik, biz bu kişilerin Peygamberlerini "hür ve özgür olduktan sonra da" terketmediklerini görüyoruz. ve yine Peygamberin davasının getirdiği sistem bir ikiyüzlüyle bir mümini yeteri kadar ayırt edebilecek bir sistemdir. Onlardan sadece inanmaları istenmiyor, bu inançlarını isbata da davet ediliyorlardı. Ömürlerinin sonuna kadar her sabah güneş doğmadan kendilerine yaratana şükre davet ediliyorlardı mesela. Kazandıklarından, muhtaç insanlara sadece görmedikleri Allah istedi diye veriyorlardı, sadece peygamberleri söyledi diye, bir ay boyunca aç kalıyorlardı. Bunlar yapılması gerekli zorunluklardı, ama biz onların bu zorunluklarla yetinmediklerini görüyoruz.

Tabakat kitaplarında bize gelen rivayetlerde "Allah'a karşı gelmekten nasıl sakınılması gerekiyorsa öyle sakının" ayetleri geldiğinde, hepsi sabahlara kadar Rablerine karşı kulluklarını yerine getirmeye başlamış, "bir hafta sonra gelecek "gücünüz yettiğince Allah'a karşı sakının" ayetlerine kadar hepsi bitap düşmüşlerdi. Yine tabakat kitapları "alkollü içeceklerin yasaklandığını ifade eden ayetler geldiğinde haftalarca medine sokaklarından şarap aktığını bildiriyor. Bütün bunlar, hayatlarına ciddi ve samimi bir imanın girdiğini, gördükleri zulümden değil, mutmain olmuş bir gönülden dolayı iradelerini peygambere teslim ettiklerini gösteriyor.

Peki bu itminan duygusu nasıl sağlanabilir? Yani ilk peygamberlerden itibaren, bir insanın Allah ve onun elçisi fikrine ısınması ve onu kabullenmesi nasıl mümkün olabilir? Sadece tek bir yöntemle; "ilk insandan beri bu bilgiye sahip olmakla ve bu bilginin nesilden nesile aktarılmasıyla" İnsan, kendi varlığını hissettiği günden beri Allah'ı tanıyor ve biliyordu. Eğer bu böyle olmasaydı bugün yeryüzünde insanların çoğunluğunu kendisine kopmaz bir iple bağlayan "Tanrı inancı" olmazdı, ki üstelik, insan zihni çocukluğundan öleceği ana kadar sürekli bozulmaya ve faydaya şartlanmışlığa meyilli olduğu halde.

İnanç, çoklarınca alay konusu da olmuştur. İlginçtir bu alaycı ve kendini objektif sanan alaycı bakışların da inançları vardır. Ateistlerin eski inançları "maddenin sonsuz olduğu" fikriydi. Şimdilerde "big bang" in oluşturduğu puslu ortamdan dolayı, bu inançlarını değiştirmek durumunda kaldılar, şu sıralar sanırım kendileri de dahil "neye inandıklarını anlayan pek kimse bulunmuyor", deistler eksikliklerini görmemeye çalıştıkları "bir tanrı inancını tercih ettiler" ve sözünü daha önceki yazılarda sürekli ettiğim eksikliklere takılmamak için "dinlere inanmamalarına nedenler aradılar durdular sadece" Bazıları, bilimsel cümleler kurarak iddialarını isbata çalışırken asla bilimsel olmayacak ifadeler de kullandılar "göreceksiniz maymun-insan ara formlarını bulacağız!!!!"

Pek çok kişinin ömrü "o ara formları bulmaya yetmedi", iddaları sürekli şekil değiştirdi, "hesaplamalara göre insanlaşmaya başlayan maymun evrimi m.ö 50.000'lerde başlamış olmalıydı", daha eski ve düzgün insan fosilleri bulununcaya değin bu tarih geriledi durdu, "sanırım şu sıralar m.ö 1.000.000'lara kadar geldi."

Görüldüğü gibi inanç, samimilik ve ısrar gerektiren bir olgudur! Gönüllerini Allah'a açmış, iradelerini O'nun iradesine teslim etmişler de bu olgunluğu göstermeliler. Kendilerini yüceltecek, imanlarında derinleşmelerini sağlayacak vazifelerini yapmalılar, dönen bir gezegen gibi, bal yapan bir arı gibi, bir atom çekirdeği gibi, bir ağacın tohumu gibi, kendilerine verilmiş yeteneklerini "istenildiği şekliyle kullanmalılar."

Biz buna "kul olma" diyoruz, bunu gönülden söyleyenler "azad olmayı asla istemeyen" bahtiyarlardır.

Devamı ( Hz. Muhammed'in davasının başarısı şans mıydı? )



 
Sonraki >

Son Yorumlananlar

- İnanç Atlası (1 yorum)
- Cennette cuma günü nasıl yaşanacak? (2 yorum)
- Kuantum Fiziğinin Düşündürdükleri (2 yorum)
- Kum Yiyen Kuşlar (2 yorum)
- Kuantum Felsefesi (2 yorum)
- Farid Farjad (6 yorum)
- Alevilik nedir? Sünnilik nedir? (15 yorum)
- Host Değişikliği (1 yorum)
- olmayacak (2 yorum)
- Mavi Patikler (3 yorum)