Kategori : Gündem , Yazar : hakan s. , Okunma : 157
[Yorum - Prof. Dr. A. Faruk Özgür] Olmayan laikliği koruma kavgası
Türkiye'nin laikçi militanları ülkedeki demokratik gelişmeye karşı mücadelelerini laiklik üzerinden sürdürmeye çalışıyorlar. Aslında savundukları da laiklik değil; belki de en istemedikleri şey laiklik, inanç özgürlüğü; istedikleri, hak etmedikleri, devlet içindeki gayri meşru iktidarlarının laiklik üzerinden sürdürülmesi...
Savundukları laikliğin, demokratik ülkelerde yaşanan laiklikle uzaktan yakından bir ilintisi yok; laik devletle dinsiz devleti fena halde birbirine karıştırıyorlar. Dünyadaki tek laik ülke Türkiye olmadığına göre, diğer laik ülkelere bakarak laikliğin ne olduğunu anlayabiliriz. Bizim militan laikçilerin iddialarının tersine laik devletin, inancını yaşamak isteyen insanlarla bir sorunu yoktur. Laik devlette kamusal alan dindarlara kapalı değildir, tersine kamusal alanda bütün dinlere aynı derecede saygı gösterilir. Halkın talepleri yerine getirilirken, bu talebin dinî olup olmadığına bakılmaz, demokratik olup olmadığına bakılır. İnanç özgürlüğü temel bir insan hakkıdır, çoğunluğun talebiyle bile sınırlanamaz.
Laik devlette din karşıtlığı değil, inanç özgürlüğü vardır, insanlar inançlarını günlük hayatlarında yaşarlar, dinlerini serbestçe öğrenebilirler. Laik devletin görevi inanç özgürlüğünü sağlamak ve inançlar karşısında tarafsız olmaktır. Laiklikte dindarlar özgürce örgütlenirler, dinî kuruluşlar devletten bağımsızdır; devlet din adamının maaşına, terfiine, tayinine, vaazda ne söyleyeceğine, kime dua edeceğine karışamaz. Laiklikte din politikaya alet edilir; dine ve mezheplere dayanan partiler vardır. Politikaya alet olup olmamak dinî kuruluşların veya dindarların bileceği bir iştir. Laiklikte mesai dindar çoğunluğun ihtiyacına göre düzenlenebilir; herkesin ibadetini rahatça yapabilmesi için cumartesi ve pazar günleri tatildir. Laiklikte dinî eğitim serbesttir, devlet güdümünde değildir; herkes çocuğu için eğitim kurumunu seçme şansına sahiptir. Devlet, bütün eğitim kurumları yanında dinî eğitim veren okulları da destekler; kilisenin okulları meslek okulu değildir, genel eğitim veren kurumlardır. Laiklikte din kamusal alanda da vardır; mahkemede dinî kitaba el basılarak yemin edilir; cumhurbaşkanları veya krallar dinî törenle göreve başlar; paranın üzerinde din adamlarının resimleri, İncil'den yazılar vardır.
Dinsiz devletin son örneğini komünist sistemle birlikte yaşadık. Bu sistemin temel felsefesinde, din insanların bilinçlenmesini önleyen bir afyon olarak görüldüğü için din çeşitli şekillerde engellenmeye, bazen de yasaklanmaya çalışılmıştır. Din, devlet hayatından ve kamusal alandan çıkarılmaya çalışılmış, dindarlar da çoğu zaman rejim karşıtı sayılmıştır. Buna rağmen komünist sistemde de dindarlar tamamen yok sayılmamış, sistemin denetimi altında varlıklarına katlanılmıştır. Bazı komünist rejimlerde de insanların dinlerini yaşamalarına da müsaade edilmiştir. Komünistlerin ümidi, fazla baskıya gerek kalmadan, dinlerin kendiliğinden yok olup gitmesiydi.
Demokratik bir ülke olmadan laik olununca...
Ne var ki, komünistlerin bu beklentisi gerçekleşmemiş, 70 yıllık deneme başarısızlıkla sonuçlanmış, komünist sistem yok olup giderken, dinler gücünden hiçbir şey kaybetmeden tekrar ortaya çıkmıştır. Belki de, Maalouf'un dediği gibi, "Din asla tarihin zindanlarına gömülemeyecek, ne bilim tarafından, ne bir doktrin ne de siyasal bir rejim tarafından. Bilim ilerledikçe insan, sonunun ne olacağı üzerine kendini daha çok sorgulayacak. 'Nasıl'ın Tanrı'sı bir gün gelecek silinecek ama 'niçin'in Tanrı'sı asla ölmeyecek." (Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, YKY Yayınları, 2000).
"Eski komünist dünyanın çoğu ülkelerinde olanlar zihinlerde hâlâ o kadar taze ki, uzun uzun ispatlamaya kalkmayı gereksiz kılıyor. Ama her türlü demokrasi yaşamını engelleyen iktidarların, aslında geleneksel aidiyetlerin güçlenmesini destekledikleri olgusu üzerinde ısrar etmek belki de lüzumsuz kaçmaz; bir toplumun içine kuşku yerleştiğinde tutunacak en son dayanışma en derinlerde olanıdır ve her türlü politik ya da sendikal ya da akademik özgürlük kösteklendiğinde, ibadet yerleri insanların toplanıp tartışabileceği ve düşman karşısında kendilerini birlik içinde hissedebilecekleri tek yer haline gelir. Ne kadar çok insan 'proleter' ve 'enternasyonalist' olarak Sovyet dünyasına girmiş ve sonunda hiç olmadığı kadar 'dindar' ve 'milliyetçi' olup çıkmıştır. Zaman ilerledikçe, sözde 'laik' diktatörlükler dinci fanatizmin fidanlığı gibi görünmeye başladılar. Demokrasinin olmadığı bir laiklik, hem demokrasi hem de laiklik için bir felakettir." (Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, YKY Yayınları, 2000).
Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, "Laiklik, din ve vicdan özgürlüğü değildir. Laiklik, tüm özgürlüklerin, bu bağlamda din ve vicdan özgürlüğünün de güvencesidir. Laiklik, dinin devlet işlerine, politikaya ve toplumsal yaşama kesinlikle karıştırılamayacağı, devletin sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı düzenin adıdır." (Zaman, 06.02.2007) diyor.
CHP, bu ifadeyi yıllardır tekrarlıyor. Bu ifade, Türkiye'de bize dayatılan laikliğe uyuyor, fakat bizim demokratik ülkelerde gördüğümüz ve yaşadığımız laikliğe hiçbir bakımdan uymuyor. Kamusal alanı dinî inançlardan arındırmaya çalışmak inançlar karşısında taraf olmak, dindarlara karşı dinsizleri tutmaktır. Bu laiklik anlayışında dinlerin evlerde ve ibadethanelerde yaşanması, toplumun ve kamusal alanın dinlerden steril hale getirilmesi gerekiyor. Yine bu anlayışa göre kamusal alanda kurallar kamu, yani halk tarafından değil, gücünü nereden aldığı belli olmayan devletin de asıl sahibi olan bir kuvvet tarafından konulmaktadır.
"Laiklik, tüm özgürlüklerin, bu bağlamda din ve vicdan özgürlüğünün de güvencesidir." ifadesi de doğru değil... Demokrasinin olmadığı yerde laikliğin bir anlamı yoktur. Hem din ve vicdan özgürlüğünün yaşanmadığı hem de diğer özgürlüklerin zerresinin olmadığı laik ülkelere sayısız örnekler verilebilir.
Türk devleti hiçbir laik ülkede olmayan şekilde Müslümanları kendine göre tarif ediyor ve devlete bağlı bir kurum ile Müslümanları yönetiyor. Müslümanların neye inanacaklarını, neye inanmayacaklarını, ibadetlerini nasıl yapacaklarını, kime nasıl dua edeceklerini devlet belirliyor. Müslümanların dinî eğitim programını laik devlet yapıyor. Şimdi de laik devlet, dinî inancına göre başını örtmek isteyen Müslümanların başını nasıl bağlayacağını belirlemek istiyor. Bizim laikçilerimiz, "Din üzerinden siyaset yapılmasının laiklik ilkesine aykırı olduğu"ndan emin görünüyorlar. Bu gerekçeye dayanarak partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor. İyi de, Almanya'da, Hollanda'da, Belçika'da, Fransa'da laiklik yok mu? Bütün bu ülkelerde din siyasete alet ediliyor, hepsinde Hıristiyan demokrat partiler var. Bu laiklik yeryüzünde yalnızca Türkiye'de mi bulunuyor?
Türkiye'deki laikçilerin, 80 yıllık Türkiye uygulamasından ve 70 yıllık Sovyet uygulamasından hiçbir ders çıkarmadığı görülüyor. Dini toplum hayatından sürüp çıkarmaya yönelik baskılar hep ters tepiyor, tersine insanların inançlarına daha da tutunmalarına, muhafazakâr siyasî örgütleri daha da desteklemelerine sebep oluyor. Var olan toplumdan soyutlanmış bir devlet tasavvuru, devlet insansız var olamadığı için, sadece laikçilerin toplumdan soyutlanması sonucunu doğuruyor.
Kılık-kıyafetten korkan iki ülke...
Başını örtme veya açma özgürlüğü temel bir insan hakkıdır. Şeriat devletinde insanların başı zorla kapatılabilir, din karşıtı bir rejimde de zorla açtırılabilir, ama demokratik ve laik bir ülkede bunlar yapılamaz. Kadınların başını örtmelerini yasaklamak için çeşitli gerekçeler uydurulabilir, ama bu gerekçelerin içine laikliğin sokulması en gülünç olanıdır. Laiklikte esas olan, inanç özgürlüğü ve devletin çeşitli inançlar karşısında tarafsız kalması, insanların inançlarına göre yaşamasının güvence altına alınmasıdır. Laik sistemde kanun adamlarının görevi de bir temel insan hakkının kullanılmasını engellemek değil, tersine bu hakkın kullanılmasını sağlamaktır. Türkiye'de de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın yapması gereken, başını örtenleri engellemek, bu hakkın kullanılması için yasal düzenleme yapan siyasiler hakkında dava açmak değil, onları üniversiteye sokmayanlar hakkında soruşturma açmaktır. Ancak şeriat devletinde insanların nasıl yaşayacağı, nasıl giyineceği devlet tarafından belirlenir. Türkiye'deki sistem daha çok İran'daki sisteme benzemektedir. Her iki ülkede de rejim kendi gibi düşünmeyenlere özgürlük tanımamakta, bir kısım yurttaşların kıyafetini rejim için tehdit olarak algılamakta ve yasaklamaktadır.
PROF. DR. A. FARUK ÖZGÜR
Yorumlar (0)
Yorum Ekle
Yorum ekleyebilmeniz için siteye giriş yapmanız gerekmekte.. Hala üye değilseniz lütfen öncelikle üye olunuz.