Kategori : Ahmet Yapıcı , Yazar : AHMET YAPICI , Okunma : 775
Son siyasi tartışmalar ve Genelkurmay’ın yayınladığı e-bildiride dikkatimizi çeken bir husus “tehdit” diye algılanan faaliyetlere örnek olarak “Kutlu Doğum” ekinliklerinin gösterilmesi oldu. Doğrusu Türkiye’de farklı kesimlerin birbirini anlama (ma) sorunu olduğunu biliyoruz. Her dini ögeyi “irtica” kapsamına alan ve tehdit olarak algılayanlar kadar kendini dini bir kimlikle ifade etmeyen kişileri veya dini içerik taşımayan davranışları “din dışı” olarak algılayanlar da yok değil ülkemizde. Ancak bütün bunlar her zaman için kutuplaşmayı artırmada rahatlıkla kullanılabilecek unsurlardır. Farklılıklarımızla birarada yaşama kültürüne alışmak için daha çok yol almamız gerekiyor.
Gelelim “Kutlu Doğum” etkinliklerine..
Hz. Peygamber’in doğum günü kutlaması yeni bir olgu değil. Fatımiler devrinde başlayan resmi kutlamalar zamanla Osmanlılarda devlet erkanının da katıldığı resmi şölenler haline gelmiştir. Mevlid kandillerinin tüm müslümanlar arasında nasıl büyük bir aşk ve şevkle kutlandığı malumdur. Bir müslümanın Hz. Peygamber (s.a.v)’in doğum gününü kutlaması, onu anması kadar normal bir davranış olamaz.
1989 yılından itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı, Hz. Peygamber’in doğum günü olan miladi 20 Nisan tarihini “Kutlu Doğum Haftası” olarak kutlamaya karar verdi. Böylece o tarihten itibaren bu hafta resmiyet kazandı. Her geçen yıl bu hafta daha çok rağbet gördü ve kutlamalar Diyanet dışında sivil toplum kuruluşlarınca da kabul gördü ve her yıl yüzlerce “Kutlu Doğum” etkinliği düzenlenmeye başladı. Böylesi bir durumun olumlu taraflarını olduğu kadar beraberinde getirdiği olumsuz taraflarını da dikkate alarak bir muhasebe yapmak gerektiği kanaatindeyim.
Bu toprakların insanlarının Hz. Peygamber’ e olan aşk ve bağlılıklarının ne kadar güçlü olduğunu söylemeye bile gerek olmadığını belirtmeliyiz. Toplumda “Muhammed, Mustafa, Mehmed, Mahmud, Ahmed, Aişe, Ali, Hasan, Hüseyin vb.” isimlerin çokça tercih edilmesinin arkasında “Hz. Muhammed” aşkı yatar. Ordusuna bile “Mehmedçik” diyen bir milletin “Kutlu Doğum Haftasını” büyük bir aşkla sahiplenmesini yadırgamamak gerekir. Dindarlığı en zayıf insanlarda hatta müslüman olmayanlarda bile bir saygı ve hayranlık oluşturan “Muhammed” ismi bizim toplumumuzda ayrışmayı değil birliği ve sevgiyi ifade eder.
Cumhuriyet’in temel kurumlarından biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı etkinlikler elbette bu kurumu bağlar. Ancak “Kutlu Doğum”u ve onu kutlama yetkisini sadece kendi hakkı gibi görmek veya bu kutlamaları sadece DİB’e aitmiş gibi göstermek hem dine hem demokrasi ve din özgürlüğüne zıttır. Kaldı ki DİB’in bu kutlamaları başkalarının da yapmasından rahatsız olduğunu –bazı müftüleri hariç tutarsak- söyleyemeyiz.
Kutlu Doğum Haftası programı düzenleyen vakıf ve derneklerin kutlamayı amacından saptırması elbette doğru değildir. Ancak burada “amacından sapma” ölçüsü neye göre belirlenecektir. Sizin dine bakışınıza ve din anlayışınıza göre bu etkinliklerin kendisi veya oradaki herhangi bir davranış ve görüntü “amaçtan sapma” olarak değerlendirilebilir. Özellikle DİB’e bağlı bir kurumun resmi prosedüre uygun olarak düzenlediği bir programda kız çocuklarının Hz. Peygamber için naat okuması mı yoksa bunların başörtülü olması mı amaçtan sapmadır?
Dini musikinin temel formlarından biri olan “ilahi” söylemek midir “amaçtan sapma” O zaman Yunus Emre’nin buram buram Peygamber aşkı kokan sözlerini ilahi formunda söylemek de bu kapsama mı giriyor? Elbette bu endişelerini dile getirenlerin Hz. Peygamber’le bir sorunları olmadığına inanıyoruz ama bu konudaki endişelerin bulunması da bizi kendimizle bir muhasebe yapmaya sevk ediyor.
Türkiye’de çoğu kurum ve kişilerin “irtica” endişesini anlamamız gerekiyor. Kestirme ve kesin cevaplarla bu endişeleri yok saymak veya mahkum etmek bizi sağlıklı bir yola sevk etmiyor. Türkiye’de bu endişeleri artıracak önyargılar, eksik veya yanlış bilgiler, ideolojik ortamlar, tavırlar ve anlayışlar bulmak mümkün olduğu gibi bu endişeyi “kaşıyarak” bir gerilim havası estiren ve bundan nemalananları da bulmak mümkündür. O zaman özellikle herkese düşen görev “empati ve sağduyu” sahibi olmaktır. Duygusal tepkiler her zaman aşırılıkları da beraberinde getirecektir. Önyargı ve duygusal tepkilerden uzak durarak karşımızdaki insanların endişe ve korkularını gidermek, onları anlayabilmek önemlidir. Zira kendimiz karşımızdaki insanları anlayabildiğimiz oranda anlaşılma imkan ve ihtimalimiz vardır. Anlayamadığımız insanlarda anlaşılma beklemek hem onlara hem de kendimize haksızlık olacaktır. Ahlaki kişiliği, özü, sözü ve davranışlarıyla düşmanlarının dahi güvenini kazanan ve hayatına kast edenlere bile “o yalan söylemez, güvenilirdir” dedirten bir Peygambere inananların böyle bir sorunu olmamalı idi.
Peygamberi anmak ve anlamak amacıyla düzenlenen bir programda amaç Hz. Muhammed’i bugünün insanına sevdirmek midir yoksa Kutlu Elçinin üzerinden rejimle çatışmak mıdır? Onun ismi üzerinden insanlara sevgi değil kin beslemek midir? Son iki şıkkı tercih edenlerin öncelikle hem müslümanlara hem bizzat Hz. Peygamber’e ve de bu topluma fayda değil zarar verdiklerini söylemeliyiz.
Müslümanlara düşen görev Hz. Muhammed (a.s)’i bugünün insanına tanıtmak ve zihinlerdeki önyargıyı kırmaktır. Ancak bu tür etkinliklerde kolaylaştırıcı, sevdirici, müjdeleyici bir üslup kullanmak da herkesin görevidir. Hatip seçiminden tutun da programların içeriğine kadar “Hz. Peygamber’i doğru tanıtmak ve sevdirmek” ölçü olmalıdır. Bu tür programlarda aşırı dini söylemlere kaçmak doğru bir tercih olmasa gerek.
Her yıl gittikçe artan ve büyük ilgi gören “Kutlu Doğum Haftası “ etkinlikleri güzel ve olumlu bir gelişmedir ama bu etkinliklerin “irtica” endişesine kurban gitmesi insanımız için büyük bir kayıp olacaktır. Çünkü bugün değer yoksulluğu yaşayan insanlarımızın karşısına çıkarabileceğimiz canlı ve yaşayan örnek, insan/peygamber Hz. Muhammed (a.s) olacaktır.
Bu sermayeyi harcamamalıyız
Yorumlar () |
|
|
|
|
|