Kategori : Edebi Hikayeler , Yazar : hakan s. , Okunma : 519
Ben diyeyim inlerin, siz deyin cinlerin, top oynadıkları zamanmış. İn cin top oynayıp arkadaşça yaşarken, insanlar içinde epey mürekkep yalamış bir adam varmış. Aldığı eğitime rağmen, kısmetinde terzi olmak varmış; terzi olmuş o da. Ne var ki aklı mürekkeplerde kalmış. Nerede kitap, kâğıt, kalem, hokka görse içi gider, uzun uzun seyredermiş. Okuryazar olduğu için hayli takdir toplarmış çevresinde. Devlet büyüklerine arzuhal edecek olanlar, uzaklardaki akrabalarına haber uçurmak isteyenler, askerdeki evladından mektubu gelenler, tıklatırmış kapısını...
Bu sebeple bizim terzi, atölyesinin bir köşesinde, hokka, mürekkep ve bir kalem bulundurmayı âdet edinmiş. Gün boyu elinde iğne iplik, iki büklüm çalışırmış. Başını ne zaman kaldırsa pencere kenarına koyduğu billur hokka gözüne çarpar “Ah iki satırlık bir name yazdıran olsa da yazıversem!” diye geçirirmiş içinden.
Zaman içinde name yazdıranların da, hokkaların da sayısı artmış. Renk renk mürekkepler koymuş terzi hokkanın yanına. Kırmızı, yeşil, altın yaldızlı, menekşe renkli, duman mavisi, kömür karası mürekkepler...
Ne de olsa name yazdıranlar türlü türlüymüş. Kimi kardeşine, kimi oğluna, kimi babasına, kimi ise devlet büyüklerine yazdırıyormuş bu nameleri. Terzi de duruma göre en uygun mürekkebi seçiyor ve başlıyormuş yazmaya.
Mürekkep olur da hokkası olmaz mı? Çeşit çeşit hokkalar almış bizim terzi. Almakla kalmayıp âdeta hokka sevdalısı olmuş. Fildişi, gümüş, sedef kakmalı, incecik tente gibi altın işlemeli olanlar, bronzdan yapılma olup yerinden kıpırdamayanlar arzı endam etmişler atölyenin her köşesinde. Hepsi de birbirinden güzelmiş.
İnsan içli dışlı olduğu şeyi sever ya, terzinin sevgisi de her halinden belliymiş. Diktiği elbiseler bile, “Bu terzi hokkayı seviyor!” diyormuş. Çünkü kiminin üzerindeki mürekkep lekeleri çarpıyormuş göze, kiminin tente gibi incecik işlemeleri. Kiminde de hokkaların üzerindeki desenlere benzer desenler varmış.
Hâl böyle olunca, günden güne azalmış terzinin müşterileri. Bu gidiş hiç de hayra alamet değilmiş doğrusu. Birinin terziyi uyarması gerekiyormuş.
Terziyi çok seven arkadaşlarından biri, ne yapsam ne etsem, diye düşünmüş bir süre. Sonra bir punduna getirip ona nasihat etmeyi uygun bulmuş. Kumaşçıya gidip biri mora çalan lacivert, diğeri fildişi renkli, iki top kumaş almış ve dayanmış terzinin kapısına.
Hem elbise siparişini vermiş hem de nasihat etmiş. Müşterinin hakkını vermesini, mesleğinin gereğini yapmasını, öğütlemiş. Sözlerini:
- Üç gün sonra mahallemizde düğün var. Elbiseyi o güne yetiştiriver. Birlikte gideriz düğüne, diyerek bitirmiş.
Terzi, arkadaşını dinledikçe hak vermiş. Fakat o gittikten sonra gözleri hokkalara kayınca unutuvermiş bütün nasihatleri. Değil nasihatleri, arkadaşının nasıl bir elbise siparişi verdiğini bile unutmuş.
Düşünmüş taşınmış. Bugüne kadar diktiği bütün elbiseleri hatırından geçirmiş. Fakat yine de hatırlayamamış arkadaşının sözlerini. Sonunda kendi zevkine uygun güzel bir elbise dikmeye karar vermiş. Öyle bir elbise olmalıymış ki bu, hem arkadaşının gönlünü hoş etsin hem de üzerine cuk diye otursun.
Bir yandan ölçmüş, bir yandan dizi dizi hokkalarına bakmış. Kumaşı kesip biçmiş, rengârenk hokkalara bakmış. Ne güzel duruyorlarmış öyle! Sonra eline iğne ipliği alıp dikmeye başlamış; tabii yine hokkalardan gözünü alamamış. Üç günün sonunda arkadaşı gelmiş.
- Eşi görülmemiş bir elbise oldu, demiş terzi. Güzel günlerde giy, hayrını gör.
Çok sevinmiş arkadaşı ve:
- Vakit dar, demiş. Hemen giyinip gidelim.
- Hay hay efendim. Pek güzel olur, gönüller safa bulur demiş terzi.
Alelacele giyinip gitmişler. Terzinin yeni elbise giyen arkadaşına, bir bakan dönüp bir daha bakıyormuş. “Elbise yeni; ona bakıyorlar herhalde!” diye düşünüyormuş adam. Sonunda düğün evine ulaşmışlar. İçeri buyur edilip hoş karşılanmışlar. Bir köşeye geçip oturmuşlar. Terzinin arkadaşını görenler:
- Hokka gibi oturmuş, diye latife yaparak gülüşmüşler. Adamcağız bunun sebebini anlayamamış bir türlü. Ta ki evdeki aynalardan birinde kendini görene kadar! Elbise gerçekten insanların şaşıracağı kadar tuhafmış. Alt ve üst kısımları dar, orta kısmı ise hokka gibi bombeliymiş. Tıpkı hokkaya benziyormuş yani. Aynadaki halini gören adam işi bozuntuya vermemiş.
- İçinde çok rahatım. Elbise üstüme hokka gibi oturdu maşallah, diyerek latifelere katılmış. Fakat bir daha terzi arkadaşına elbise siparişi vermemiş. Terzi de terziliği bırakıp arzuhalci olmuş. Penceresinin kenarına dizi dizi hokkalar sıralamış. Onlara baktıkça mutlu olmuş.
Yorumlar () |
|
|
|
|
|