Firar Vaktidir Yazdır E-Posta
Üye Oyları: / 0
OlumsuzOlumlu 
Kategori : Deneme , Yazar : hakan s. , Okunma : 369

Bahardı. Irak’ın içlerine uzanan İpek Yolu’nun sağlı-sollu yeşilliğinin arasında rüzgârda sallanan gelincikler arasında içim titriyordu. Mazıdağı’na sapan kavşakta üç yüzün üzerinde arabanın dizildiği konvoya bakıp duruyordum. Bir buğday tarlasının içinde ben, elimde birkaç gelincik, saçlarımda oynaşan rüzgâr ve bine yakın insan… Bu diriliş mevsiminde, on beş yıl önce bu topraklardan kopartılan dedemin cenazesini bekliyorduk. Hayatın orta yerinde bir ölüm vesilesiyle toplanmıştık. Daha dün sabah İstanbul’daydım. Çocukluğumun kahramanı, hayatıma ve binlercesinin hayatına giren dedemin vefat haberiyle birkaç saat sonra Diyarbakır’a inmiş, bu sabah da buraya gelmiştim. Yıllardır görmediğim insanlar, tanıdığım-tanımadığım yüzlerce insanın içinde dedemin cenazesini bekliyordum. On beş yıldır buralarda olmayan, uzaklarda ölen bir insanın vefat haberiyle buralara kadar gelmiş yüzlerce insan ve üç yüz arabalık bir konvoyla birlikte…

Cenazenin geçtiği yerlerde ölenin kimliğini öğrenen insanlar arabalarına atlayıp konvoya katılmıştı. Bu vesileyle, doğduğum köy ilk defa bu kadar insan görüyordu. Köyün öğretmeni haklı olarak soruyordu: Kim bu adam, nasıl bir hikâyenin sahibi, ne yaşadı ki bu kadar insanı buraya toplayabildi? O bahar sabahında, gelinciklerin içinde, o kadar insan arasında düşünüp durdum ben de. Dedemin sırrına yeniden eğildim: Bu kadar insan neden ve niçin ona, cenazesine yürümüştü?
Hayır dedem bir parti başkanı, milletvekili veya bildik mânâda bir ağa değildi. O coğrafyanın şartları içinde tökezleyip düşen insanların elinden tuttuğunu, neredeyse hayatının hep böyle geçtiğini biliyorum. Evet öyle! O hep insanlara yürüdü, insanların hayatına karıştı. İyi bir şey olarak girdi hayatlara. Okul yüzü görmemiş bir adam, coğrafyanın kültürel kodlarını çözmüş bir bilge olarak yüzyıllık kavgaları bitirdi, tarafları barıştırdı, sevdiğini kaçıran delikanlıların davalarını halletti. Hemen her gün misafirleri oldu, kapısını çalan her kimse onun arkasına düşüp gitti. Birilerini memnun etmiş olarak döndü evine, acı kahvesini sevinçlerin üzerine içti. Odasında geçirdiğim gecelerin sabahı şimdilerde bana bir masalın parçası gibi geliyor. Namazdan sonra kılıfından çıkarıp rahleye koyduğu ve seslice okumaya başladığı Kur’ân âyetleri, yakındaki çeşmenin sesine karışıyordu.
Çocukluğumun kahramanından bahsediyorum. Hemen her gün misafiri gelen, bir problemi çözmek üzere götürülen dedemi, Hacı Mustafa Dağlı’yı anlatıyorum. Zor bir kültürün, dahası zor bir coğrafyanın şartları içinde hayata müdahale ederek, insanın iç kırıklarını tamir ederek dağ gibi büyümüş bu adamın cenazesine bu yüzden yüzlerce insan katılmıştı. Katılmıştı çünkü, daha önceleri dedem girmişti bu insanların hayatına. Dedemin kendilerine sokuluşuyla, kendilerini dedeme açmalarıyla hayatları değişmişti.
Yıllar sonra bu vesileyle döndüğüm köyde, babamın da yattığı o köy mezarında dağ gibi büyük adamlar üzerinde düşünürken bir devrin de yavaştan kapandığını hissettim. Dedeme benzer insanların artık müdahale etmediği bir hayat yaşanıyor. Kimse kimseye yürümüyor şimdilerde. Ne yürünecek isimler kaldı, ne de insanlara yürüyerek büyüyen insanlar. Kabuklarına çekildi insanlar. Kendi üzerlerine kapanarak küçülen, küçüldükçe yoksullaşan insanların hayatında da hikâyeler kalmadı.
Üzerinde düşünülmüş ve iyi yaşanmış bir hayat mânâ kazanır ve gelecek nesillere misâl olabilecek hikâyeler doğurur. Mevlâna’yı düşünün. Yunus Emre’yi, bu coğrafyaya asîl bir ruh çalan ârifleri… Bir dergâhın kapısında yaşanan kırk yılları, erbainleri… Bediüzzaman’ın hikâyesine bakın. Barla’ya, Afyon’a, Denizli’ye, Eskişehir’e… Bediüzzaman’ın, sürüldüğü o kuytu yerlerde, hayata taşınan ne kadar da diriltici söz/hakikat olduğunu göreceksiniz. Kaç insanın hayatına girdiğini, girdiği hayatlarda nasıl iyileşmeye vesile olduğunu, kendisine yürüyenlerin nasıl da büyüdüğünü, bütün engellere rağmen sesinin nasıl gürleştiğini, Sözler’in söz olmaktan çıkıp bir hayata dönüştüğünü... Yüzünü Barla’ya çevirip yola koyulan kavruk yüzleri, Barla’da aydınlanmış kalblerde birikmiş sözlerin kâğıda oradan da başka gönüllere taşınmalarını hatırlayın! Lahikaların birer hikâye antolojisi olduğunu fark edeceksiniz. Bu hikâyelerden her birinin bize bir ders olduğunu ve ne kadar da çok problemi çözdüğünü…
Evet, büyük isimler birer dağ gibidir. Ancak binbir zahmetle kendilerine yürüyenlere sırlarını açarlar. Bunun için bu dağlara doğru yürümek, yamaçlarına yanaşıp diz çökmek, sonra zirveyi göze alarak tırmanmaya koyulmak gerekiyor. Çetin bir iştir bu! Yorulmak kaçınılmazdır. Oysa bu çağın çocukları hıza tutkunlar. Her şeyin hızlıca olmasını isterler. Hızla koşmak, çok çabuk varmak, hemencecik sahip olmak… Sabır, bu çağın ruhundan düşmek üzere. Zamane çocukları için sadece lûgatlarda karşılığı olan bir kelimedir sabır.
Bir de bu isimlere gitmek, onlara kalbleri açmak, beraberinde bir dönüşümü getiriyor. Onlara giden eskisi gibi kalmıyor. Bir milat oluyor bu isimleri tanımak. Yanlarına düştünüz mü, ışıkları altında kalıyorsunuz. Boşluklarınız, eksiklikleriniz sırıtıveriyor hemen. Onlarla dolmaya başlıyorsunuz, kendinizden boşalıp onlara dönüşüyorsunuz. Oysa bu çağ hastalıklı bir ‘ben’in istilâsı altında, daha çok ‘ben’e sarılıyor. ‘Ben’ şişirmek, bir numara olmak, en büyüğüne oynamak, herkesin omzuna basarak öne çıkmak bu çağın vazgeçilmezi. İnsanlara, ‘İçinizdeki devi uyandırın!’ diyorlar. Sanki herkesten birer dev olmaları, dev olup küçükleri yutmaları bekleniyor. İnsanlar da, o kadar büyüyünce; güçlü, çok güçlü olunca, üzerlerinde güçlerini deneyecekleri ‘küçük’ insanlar arıyorlar. Kimsenin kendinden çıkmak ve ‘ego’sunu aşmak gibi bir niyeti yok.
İnsan kendi üzerine kapandı. Böylelikle kendini boğdu. Büyüyen ‘ben’iyle birlikte küçüldü. Küçüldükçe daha az hayatı oldu. Az ve küçük hayatı büyük mânâlar taşıyan sözleri kaldıramaz hâle geldi. Küçük hayatların küçük sözleri arasında kaldık. Çapları ve hayatları küçük adamların ülkesinde büyük adamlara sürgünlük düştü. Uzaklara gitmek… Çok az büyük şey kaldı şimdilerde. Bunları bulmak için daha büyük çabalar gerekiyor. Yine yollara düşmek, uzaklara yazılmak…
Hayata bir ışık gibi düşen, içimizi genişleten, bizi hayatın hakiki mânâsına çağıran, hayatımıza ‘değer’ katan söz sahibi insanlara yürümeliyiz. Gidip kapılarına varmalıyız. Kalblerimizi açmalıyız onlara. Hayatımızda kendilerine yer açmalıyız. Örnek hayatlarıyla hayatımızı ‘oya’lamalıyız.
Dememiz o ki, küçük adamların kıyısından ve hayatlarından firâr vaktidir. Yeniden dağlara yürümenin, bu yürüyüşte küçük sözlerden soyunarak büyük hayatlar edinmenin, yazılacak ve anlatılacak hikâyeler yaşamanın zamanıdır.

Yorumlar (1)add
... : nermin
dedeniz ne mubarek bir insamış ki, yaşadığımız çağı onun perspektifinden bakmaya ve gördüklerinizi bize aktarmaya teşvik etmiş sizi. ve yüzlerce insan şu yadıklarınız sayesinde belki biraz değşmeye, derinleşmeye ve 'büyümeye'çalışacak. ruhu şad olsun...
2007-05-06 17:00:04
Yorum Ekle

Yorum ekleyebilmeniz için siteye giriş yapmanız gerekmekte.. Hala üye değilseniz lütfen öncelikle üye olunuz.


busy
 
< Önceki   Sonraki >