|
Hiç'lik Zirvesine Ulaşmak |
|
|
|
Sayfa 3 Toplam 6
Ã�zerinde yürüdüğümüz yol pek ince ve altın gibi parlak, pamuk gibi yumuşak bir kum ile örtülmüştü. Bunun her iki tarafından akan güzel ve mini mini ırmakların şırıltısı bir gönül sevgilisinin, muhabbet kucağında aşığına söylediği kesik, heyecanlı, titrek ve arzuyu kamçılayıcı sözler gibi kulağı ve gönlü okşuyordu.
Dağa tırmandıkça güzellik artmaktaydı. Nihayet bir köşe, daha doğrusu mini mini bir saraya ulaştık. Bir taraftan dağa tırmanma, diğer taraftan hava beni son derece acıktırmıştı. Köşkün kapısından içeri girer girmez en güzel yemeklerden yayılan kokular burnumu okşadı. Bir büyük odaya girdik. Ortasında bir sofra kurulmuş ve içerisine altın tabaklarla insan sanatının icad ettiği ne kadar çeşitli yemek varsa hepsi konmuştu. Bana kalsa, fikrim hemen sofraya yanaşıp açlığımı gidermekti. Lakin Buda elimden tutuyor ve kulağıma:
“Hiçlik Zirvesi'ne çıkıyoruz. Bu yemekten yersen buradan dönmen, benden ayrılman gerekir” diyordu.
Şiddetli açlığa rağmen emre uydum. O çok güzel yemeklerin karşısında bir saat oturduk. Buda susuyordu. Ben bir takım garip duyguların tesiri altında gücümü yetirmiştim. Bu zatın, hayat sahibi, yeme ve içmeye muhtaç bir adamı melekler gibi aç tutmak fikrinde bulunuşuna kalbimden itiraz ediyordum. Nihayet birden bire:
- Haydi gidelim. Yeter derecede dinlendik, dedi.
Saraydan çıkacağımız sırada cennet hizmetçilerini andıran bir oğlan huzuruma geldi. Elinde altın tepsi içinde üç tane billûr kadeh ve bunların birinde su, diğerinde şerbet, üçüncüsünde şarap vardı. Oğlan:
- Efendim, tırmanılacak yer daha pek uzaktır. Yemek yemediniz, bari bir şey içiniz, dedi. Pek hoş ve adeta yalvarırcasına ileri sürülen bu teklife uyarak şarap kadehini elime aldım. Oğlan sevinç ve memnuniyetle yüzüme bakıyor ve seher vaktinin doğuşundaki güzel manzarayı hoş bir gülümseme, yüzünün parlaklığına göz kamaştırıcı bir dalgalanma veriyordu. Kadehi dudaklarıma değdireceğim sırada Buda elime vurdu. Kadeh yere düştü. Bir şey söylemeyerek elimden tuttu.
çıktık, yolumuza devama başladık. Görünmeyen bir ses okuyordu. Bu ses o kadar güzel idi ki, yanında Davud’un sesi kulak tırmalayan çığlık gibi idi.
Okuyordu: “Ey avare yolcu! Yürü, durma, yürü. Bu geçici alemin zevkleri seni Allah’a kavuşmaktan alakoymasın. Bu eşsiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi rüya ve hayalden ibarettir. Ey zavallı ziyaretçi! Yürü, durma, yürü. Yürü ki, Allah’a kavuşmanın gönüle ferahlık veren tazeliğinde yüceliklere eresin. Yürü, kendi aslına kavuş. Olgunluk dereceleri budur. Geçici süs ve gösterişleri terkedip yürü de Allah’a kavuşma kadehinden içesin. Yürü ki, hiçlik meydanında Allah’ın kudret ve sırrını göresin.”
|