Kategori : Editör , Yazar : hakan s. , Okunma : 464
Toprak, su gibi bizatihi hayatı ve canlılığı temsil eder bizim için. Ona atılan tohumlar bize hayat olarak geri döner. İnsan gibi bir tohumu toprağa gömünce ahirette o tohumun taşıdığı "mana"ya göre ya bir çınar ya da zakkum da çıkacağına inanıyoruz, iman etmişiz.
Toprağın ölüsü olmaz. O herşeyi dönüştürüp yeniden hayata katma adına dizayn edilmiştir. Bağrına aldığı herşey onun zenginliği olmuştur. Gübresinden atığına, ölüsünden dirisine, tohumundan fidanına bir şey toprağa düşmüşse toprak o şeyin değerine veya değersizliğine bakmadan onu alır, değerlendirebileceği en güzel şekilde değerlendirir ve yeniden hayatın hizmetine sunar..
Yazmaya çalışacağım bu yazıda toprağın kimyevi özellikleri ve bunun mana boyutunu ele almayacağım aslında. Toprak bizim için böylesi hayatiyet ifade ederken, maarif davamızda bize sunulan imkanları değerlendirme adına toprağın ölüsünü temsil ediyor olma endişesini taşıyorum. Öncelikle yazacağım herşey ve bütün ithamlarım sadece kendime olacaktır bunu belirteyim.
Kimyevi şartlarda toprak bizzat hayatdar bir varlık değildir. Ama onsuz hayat olmaz. Hayatla ilişkisi budur. Ölü topraktan kastım ise bağrına atılmış nice çınar , gül tohumlarını mineralleriyle beslemeyen bir toprak gibi insanlara karşı olan duyarsızlığımız ve bu konudaki perişanlığımızın temsil ettiği haldir. Hz. Peygamber'in gördüğü her insana koşan hali bizim için ne yazıktır ki verebileceğimiz insanlara bişe birşeyler verebilmekten uzak kalma halimizle hiç örtüşmüyor. Yaşayacağımız hayatın "öte"ki hayat olduğunu unutmuş gibiyiz. Bedir Savaşından bir sahne :
"Savaş sırasında bir grup sahabi belki yorgunluktan belki biraz soluklanmak için bir köşede dinlenir, biri bir yerden hurma bulur onu yemeye başlar, Efendimiz (asv) yanlarına gelir, şehadetten bahseder, çünkü orası şehit olma yeridir. Cennetten bahseder belki, hurma yiyen sözü alır; "Şimdi benim cennete girmemle aramdaki tek engel şu hurma mıdır ya Resulallah" der, "evet işaretini alınca yerinden ok gibi fırlar, şehit olacağı ana kadar yapması gerekenleri yapar"
Uhud savaşından bir sahne :
Abdullah b. Cahş savaşın başlamasından kısa bir süre önce Saad b. Ebi Vakkas ın yanına sokulur. "Gel kardeşim sen dua et ben amin diyeyim, ben dua edeyim sen amin de" der. Saad duasını eder, "Savaş meydanında karşıma düşman askerlerinden güçlü kuvvetli birisi çıksın, sonra ben onunla savaşayım ve ALlah'ın izniyle onu yeneyim". Abdullah b. Cahş amin der. Dua sırası ondadır "Benim de karşıma Allah kuvvetli bir düşman çıkarsın, onunla savaşayım, savaşmanın hakkını vereyim, sonra o beni öldürsün, kulaklarımı ve burnumu kessin, Rabbimin huzuruna gidince "Bana neyle geldin ey Cahş oğlu" deyince "bişeyle gelemedim ama senin yolunda kulaklarımı burnumu ve canımı bıraktım da geldim" diyeyim, saad b Ebi Vakkas verdiği sözden dolayı "istemeyerek de olsa "amin" der. Savaş sonunu Saad b. Ebi Vakkas'tan dinleyelim, "aynen dua ettiğimiz gibi karşıma güçlü bir düşman çıktı ve ben onu yendim, savaştan sonra Abdullah'ı aradım, yerde kulakları ve burnu kesilmiş halde buldum, çok ağladım, vazife başında gitmişti Rabbine"
Yemame savaşından bir sahne :
Abdullah b Ömer anlatıyor, savaş çok çetin geçiyordu, islam ordusu içinde yer yer bölünmeler meydana gelmişti, bu sırada ebu akil'i gördüm, kolu kopacak derecede yaralanmış kan kaybediyor savaş meydanında yerde yatıyordu, onu aldım çadırıma götürdüm, son vazifelerimi yapmaya çalışıyordum, Allah'a kavuşacağı şu anda yanında olmak istiyordum, derken müslüman safları iyice çözülmeye durmuştu, Çadırın dışından bir ses geldi : "ya el-ensar kerraten kekerrate Huneyn" ( ey ensar haydi huneyn de olduğu gibi bir kere daha.. ) bu sesi duyunca o ölmesini beklediğim abu Akil yerinden fırladı, sağlam koluyla kılıcını aldı çadırdan çıkmaya çalışıyordu. "ben nereye gidiyorsun ya Akil diyince "duymuyor musun ensarı çağırıyorlar, ben de ensarım" dedi ve fırladı gitti ardından yetişemedim. Bir ara eğildi kendisine engel olan yarı kopmuş vaziyetteki koluna ayağıyla bastı, kopardı ve düşman saflarının içine daldı. Savaş bitmiş müslümanlar galip gelmişti. Ebu Akil'i buldum, vucudunda sayamayacağım kadar çok yara vardı. Şeiht olmak üzereydi. Bir kelimelik mecali kalmıştı "Limeniddebre" "zafer kimin?" diye sordu. Ben "Allah düşmanı öldürüldü deyince yüzü gülmeye başladı şehadet parmağını göğe doğru kaldırdı ve ruhunu teslim etti.
Bu sahneler anlatmakla bitmez. Allah Resulüne inanıyor olmanın gerekliliklerini ne gerekiyorsa yapan bu insanları nefesimiz yettiğince anacak ve anlatacağız. Mus'abı anlatacağız, Sa'd bi Muaz'ı anlatacağız, Hz. Hamza'yı anlatacağız, Bilal'i anlatacağız. Ama gelin görün ki bu yüce insanlar gelsinler de müslümanların yerlerde sürünen değerlerini ve müslümanların bunlar karşısında adeta rıza gösterir hallerini görsünler. Ahirette Allah'a verilecek hesabın yanında sanırım bu ve bunlar gibi nice civanmert insanların bizlere bıraktıkları emanetlere sahip çıkamayışımızın da hesabını ayriyeten bu insanlar da bizden isteyecek.
Kardeşlerim,
üzerimdeki ölü toprağını atabilmem için dualarınızı hasseten rica ediyorum, benim gibi aynı ölü topraklarının altında kalmışlara da kendimle birlikte şunları söylemek istiyorum : Haydi bir kere daha, biz bunu ilk defa yapmayacağız ki, tarih bunun örnekleriyle dolu.
Allah muvaffak etsin, rızası doğrultusundaki hareketten bir an olsun dur eylemesin, vazife başında emanetimizi teslim etmeyi nasip eylesin (amin)
Yorumlar () |
|
|
|
|
|