Kategori : Alıntılar , Yazar : Mehmet Yapıcı , Okunma : 116
CUMHURİYET DEMOKRASİ VE EĞİTİM
Mehmet yapıcı
Giriş
Hiç kimse; akşam sıcacık yatağına pür-ü pak uzanıp, ertesi güne bir terörist olarak uyanmaz. Hiçbir şey nedensiz değildir. Demokrasi yoksunluğunun bir çok sonuçlarından birisi de terör ve suça eğilimli birey sayısında meydana gelen artıştır. Demokrasinin ve demokratik zihniyetin oluşturulamadığı yerde, terör varoluş kaynaklarını kolayca bulur. Suça olan eğilimi azaltmanın yollarından birisi de eğitim ve eğitim kurumlarının insan yetiştirme politikalarında yatmaktadır. Terör ve suç eğilimi, eğitim kurumlarının etkinlik ve verimlilik düzeyine uygun olarak etkisini kaybeder veya toplumsal varoluş kaynaklarını yitirir. Bunun için ?eğitim? demokrasi adlı bebeğin doğmasına yol açacak ?toplumsal hamilelik? olarak düşünülebilir. Demokrasi; toplumsal yaşamın içinde farklılıkların birbirine zarar vermeden yaşatılabilmesidir. Farklılıkların kendilerini ifade edebilecekleri özgürlük alanlarına olan gereksinim, demokratik sistemlerin vazgeçilmez unsurudur. Bu anlamda; özgürlük sınırsız ve sonsuz değildir. Özgürlük bireylerin kendilerine ve başkalarına zarar vermeyecekleri kamusal yaşam alanıdır. Bu nedenle; demokratik cumhuriyetin herkes için kamusal anlamda özgürleştirici öğesi, herkes için aynı şeyi ifade eden ve gerçekleştiren ?hukuk?tur. Hukuk?a ve hukuk?un üstünlüğüne inanan bireyler eğitim kurumları yoluyla yetiştirilebilir. Eğitim kurumlarının bu tipte insan yetiştirmesi anne-babalar tarafından talep edilebilir. Bu talep oluşmadıkça; eğitim kurumları, programlarındaki hedefler ne kadar mükemmel olursa olsun, bu tipte insanlar yetiştirme gereksinimini hissedemezler. Anne-babalar eğitim kurumlarının programlarını önlerine açıp; biz, şu noktaların değişmesini istiyoruz deme hakkını kendilerinde hissedemezler. Ya da; çocuklarımızı hukuk ve demokratik değerler doğrultusunda yetiştirin diyebilme bilinçliliğini göster(e)mezler. Ama kuşkusuz anne-babalar eğitim kurumlarından çocuklarında; iyi ve güzel değerler geliştirmesini isteyebilirler. İyi ve güzelin ne olduğu; çoğunlukla göreceli de olsa; en azından yalan, riyakârlık, ispiyonculuk vb. özellikler, çoğunlukla hiçbir anne-babanın çocuğunda görmek istemediği niteliklerdir. Görüldüğü gibi; bu çalışmada; cumhuriyet; merkezinde eğitimli bireylerin bulunduğu, demokrasi kültürü ve ?hukukun üstünlüğü? temeli üzerinde yükselen eşitlikçi ve kapsayıcı hukukun egemenliği olarak ele alınmaktadır. Dolayısıyla burada betimlenen düşünceler uzun vadeli bir süreci gerektirmektedir. Çünkü; cumhuriyet ve demokrasi salt bir rejim olarak ele alınacak olgular değildir. Cumhuriyet ve demokrasi bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçiminin kendi kültürünü yaratması ve geliştirmesi sağlanmadıkça, kendini koruma kalkanları oluşmadıkça, emekleyen bir yetişkinden farkı, ne yazık ki olmayacaktır. Çok önemli ve vazgeçilmez olmasına rağmen; siyasal partiler yasasını, düşünceyi ifade etme özgürlüğünü kısıtlayan yasaları, sermaye merkezli yönetim anlayışını, kendini değiştirmesi ve yenilemesi zorunlu meclis iç tüzüğünü ya da genel olarak sistemin değişmesi gerektiğini yazmayı anlamsız ve hamasi buluyorum. Çünkü; bütün bunların değişmesini sağlayacak bireyler, eğitim kurumlarından yetişmiş olsaydı; yeryüzünde, bu kadar çok cumhuriyet şekli oluşur muydu (yönetim felsefesi diktatörlükten demokrasiye kadar uzan bir çok ülkenin isminde cumhuriyet kelimesi yer alabilmektedir)?! Bu nedenle; bütün bu değişiklikleri yapacak olan bireyler, demokratik kültürü kişiliğinde içselleştirmiş bireylerin eğitim kurumlarında yetiştirilmesiyle gerçekleştirilebilir. Dolaylı ve uzak bir hedef olarak görünse de; eğitimden başlamamız gerektiğini düşünüyorum. Varsayalım ki; ilkel bir kabile toplumuna; uygarlık adına, cumhuriyet rejimini dayatmış olalım. Cumhuriyetin gerektirdiği kurumsal çerçeveyi oluşturmuş olalım. Bu ilkel kabile toplumunda demokrasi kültürünü de oluşturmuş olur muyuz? Eğer bu sorunun yanıtı HAYIR ise; yapılacak iş eğitim kurumları aracılığıyla cumhuriyetin demokratik kültürünü oluşturacak bireyler yetiştirmektir.
Demokratik Kültürü İçselleştiren Özgürleyici Birey Ve Eğitim
Okul kurumu, yaşamımızın temel kurgusunu belirleyen önemli bir kurumdur. Okul kurumundan geçtiğimiz süreçte acaba ne tür özellikler kazanıyoruz? Bu özellikler, bireyin bilerek ve planlayarak sahip olduğu özellikler midir? Yoksa okulun bizde yarattığı özellikler midir? Kuşkusuz birey, planlamadan ve üzerinde denetim hakkına sahip olmadan, okulun yarattığı uyarıcılardan etkilenerek biçimlenmektedir. Kaçınılmaz olarak, bilişsel ve duyuşsal kapasitesi ne olursa olsun, her birey ortalama olarak, okuldan şu kanıya sahip olarak ayrılır: ?okulsuz insan bir hiçtir?. Bu kanı, ruhumuzun ve beynimizin en ücra hücrelerine kadar içselleştirilmiştir. Ve bu kanı, yaşam felsefimizi belirleyen itici bir güce dönüşür. Nasıl ve ne tür bir sosyal çevrede yaşayacağımızı, hangi insanlarla sosyal iletişime geçeceğimizi, nasıl bir evlilik yapacağımızı, çocuklarımıza nasıl bir anlam yükleyeceğimizi belirleyen gizil güçlerden birisi de, çoğunlukla okuldan edindiğimiz bu kanıdır. Okul kurumundan mezun olan bireyler ile ilgili yapılan bilimsel çalışmalarda, izlene gelen yol hep şu olmuştur. Birey, okul kurumunun doğal bir parçasıdır. Okulsuz bir birey düşünülemez. Bu nedenle de, bireyin nitelikleri ile ilgili yapılan bütün eğitim bilim araştırmalarında, bireyin okulun doğal bir parçası olmasını engelleyen faktörler irdelenmiştir. Ve bu engelleyicilerin neden ve nasıl ortaya çıktıkları betimlenerek, bireyin okulun doğal bir uzantısı olduğu ana ilkesini koruyan ve bunu sağlayan çözümler üretilmiştir. Okulun yetiştirmeyi hedeflemesi gereken birey tipi, özgürleyici birey olmalıdır. Özgürleyici birey, özgürlüğü, içinde bulunduğu sosyo-kültürel ve sosyo-politik koşulları gözeterek, demokratik tutum içinde geliştirmeyi hedefleyen bireydir. Özgürleyici birey, demokratik kültürün özgürlük alanları içinde, kendisine yer bulmaya çalışan, kendini geliştirmeyi, demokratik kültürü geliştirmek gibi algılayan; analitik düşünen ve kamusal birey olmanın sorumluluğunu duyumsayan bireydir. Bu tip insanlar; ailede demokratik bir atmosfer içinde büyürler, eğitim kurumlarında, aile ve sosyal çevrenin desteği ile 0-6/7 yaş arasında kazandıkları temel kişilik özelliklerini korur ve geliştirirler. Ya da; yaşam içinde olgu ve olaylardan ders alarak kendilerini ve evreni sorgulayarak gerçeğe ulaşırlar. Bu nedenle de; kendileri adına düşünülmediği için, onlar da başkaları adına düşünmezler ve düşünmeyi kabullenemezler. Okul kurumu bu tip insanları kendine benzetmeyi başaramaz. Ama bunlar azınlıkta olduğu ve seslerini güçlü çıkaramadıkları için, bunlardan rahatsız da olmazlar. Zaten bu tip insanlar; mutluluk ve erdem ürettikleri için, önemli bir statüye gelmedikleri sürece de örnek gösterilirler. Ama rastlantı sonucu önemli bir statüye geldiklerinde; ayaklarının kaydırılması için, çevresindeki günü ve kendisini kurtarmak dışında bir kaygısı olmayan insanlar tarafından, ayak oyunlarına başvurularak, sistem dışına itilmeye çalışılırlar. Çünkü onlar, gittikleri ve ulaştıkları sosyal statülere değerlerini de götürürler. Özgürleyici bireyler, yaşamın içinde bağımsız duruşları olan, kendilerini insanlığa hizmet edebilme erdemiyle donatmış, analitik düşünen ve sorgulayan bireyler olarak göze çarparlar. Bilimsel bilgiye inanarak, ideal bilgi ve gerçeği ararlar. Önyargılardan arınık olmaya çalışmak, onlar için yaşamın içinde gösterilecek en değerli çabadır. Yaşamlarını, meslek ve uğraşlarını, aile anlayışlarını bu temel üzerine kurarlar. Evreni anlamlandırmak için kendi aklını kullanır ama başka akıllardan da yararlanmayı, insanın mükemmel olmadığı gerçeğinden hareketle kabullenirler. İlkelere göre yaşamak, değerlerinden ödün vermemek en belirgin özelliklerinden birisidir. Kendi inandıklarını ve değerlerini mutlak doğru olarak görmezler. Başkalarının da farklı değerler sistemi geliştirebileceğini anlayışla kabullenirler. Kendilerine müdahale edilmediği sürece, insanlara karşı nazik ve yardım severdirler. Müdahalelerden kendini korumak için sadece kendi aklına ve gücüne güvenirler. Mecbur kalmadıkça sosyal yaşamın içindeki baskı gruplarından (parti, dernek, sendika, vakıf, tarikat, cemaat,...vb.) uzak dururlar. Özgürleyici birey sonuna kadar özgürlüğe inanır. Özgürlük, onun temel yaşam felsefesidir. Özgürleyici olma kavramını özgürlük kavramı yerine kullanmıyorum. Aksine; özgürlük kavramını somutlaştırıcı bir anahtar gibi görüyorum. Önce özgürlükten ne anladığımı ifade etmek istiyorum. Özgürlük; bireyin kendisine ve başkasını zarar vermemesidir. Bundan şu anlaşılmalıdır. Özgürlük alanımızı, öncelikle birey olarak kendimiz belirlemeliyiz. Bu yasalara bırakılamayacak kadar hassas bir konudur. Çünkü; yasalara bırakıldığında, yasa koyucu özgürlükten ne anladıysa; ona göre bir sınır belirleyecektir. Oysa; ne şekilde olursa olsun bu tür bir özgürlük tanımı yanlış olacaktır. Çünkü; bireysel olmayacaktır. Oysa; benim tanımımda; özgürlük bireyseldir. Hem de kamusal bireyi gözeterek... Dolayısıyla; özgürleyici birey; karşısındakinin özgürlük alanını genişletmeye çalışır. Her bir birey; başkasının özgürlük alanını genişletmeye çalıştığında; ortaya doğal olarak sınırları belirlenmiş ve anlamlı bir yaşanabilirliği olan bir özgürlük kavramı ortaya çıkacaktır. Bu tip bireyler; demokratik bir aile atmosferinde ve onu sürdürüp, geliştirecek eğitim kurumlarında yetişebilir. Bunun dışında, doğuştan getirdiği kişilik özellikleri de insanın bu nitelikleri geliştirmesini sağlayabilir. Ama bu oldukça sıra dışı ve ender olarak karşılaşılabilen bir durum olarak algılanmalıdır. Bu bağlamda, özgürleyici birey için, insanın doğuştan bağımsız ve değerli bir varlık olarak algılanması koşuluyla, özgürlüğün sınırlarının yasa ve yönetmeliklerle belirlenmesine gerek yoktur. Özgürleyici birey, empatik düşünebilme duyarlılığı nedeniyle, başkalarının özgürlük alanını genişlettikçe, kendi özgürlük alanının da doğal olarak büyüyeceğinin farkındadır. Görüldüğü gibi, özgürleyici birey, sahip olduğu nitelikler nedeniyle; kabullenen, soyutlanan ve esnek bireyin temsil ettiği değerlerle doğal ve kendiliğinden oluşan bir çatışma alanına girmek zorunda kalmaktadır. Siz kendiliğinden bazı insanlarla doğal bir çatışma alanına girdiniz mi? Acaba siz hangi birey tipine girmektesiniz: kabullenen mi, soyutlanan mı, esnek mi, özgürleyici mi? Yukarda geçen birey tipleri içinde eğitim kurumlarının yetiştirmeyi hedefleyeceği bireyler; özgürleyici bireyler olmalıdır. Cumhuriyet; kendisine inanan ve kendisini seven bu tip özgürleyici demokrat bireylerle varolabilir. Cumhuriyet?e bu bireyleri eğitim kurumları yetiştirecektir. Ancak ne yazık ki eğitim kurumları uzun vadeli ürün veren bir yatırım biçimidir. Bu nedenle; eğitim kurumlarından yetişecek bireyler merkeze alındığında; yapılacak en önemli şey kurumsallaşmış ve gelenekleri oluşmuş bir eğitim sistemi kurabilmektir. Eğitim kurumları içinde bulundukları siyasal sistemin ideolojisine uygun bireyler yetiştirmekle sorumludurlar. Temel sorun; siyasal sistemin ideolojisinin demokratik kültürün oluşmasına izin verip vermediğidir. Dolayısıyla günümüz İran?ında böyle bir konuyu tartışmak abesle iştigâldir. Ya da; 1930?lu yılların Sovyetler Birliği ve Almanya?sında en hafifi ile toplama kampı seyahatidir. Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu cumhuriyet Türkiye?sinde ise ana ruh demokratik ve laik, sosyal hukuk devletidir. Peki neden bu ruhu koruyacak ve yaşatacak nesiller yetiştiremedik. Eğitim kurumlarına bu görevi yüklemediğimiz için olamaz mı? Eğitim kurumlarında bu ruhu, bireyin kişiliği ile bütünleştirecek öğretmenler yetiştiremediğimiz için olamaz mı? Öğretmenlerimiz, demokratik düşünmeye ve cumhuriyetin erdemlerine inanmadıkları sürece, sadece kendilerine benzeyen bireyler yetiştireceklerdir. Bu bireyler de; öğretmenlerinin yaptığı şekilde, ?MIŞ? gibi görünerek yaşayacaklardır. ErdemliyMİŞ gibi, demokratikMİŞ gibi, Atatürk?ün değerlerine inanMIŞ gibi yaşayarak yaşamı geçiştireceklerdir. Oysa, şaşırtıcı olan; eğitim kurumlarımızın programlarına baktığımızda; bu kurumlardan yetişecek bireylerin demokratik, özgürlükçü, laik, hukukun üstünlüğüne inanmış bireyler olarak yetişmesi gerekirken, tam aksine, antidemokratik, özgürlük kısıtlayıcı, anti laik, hukuku çıkarlarının emrinde gören, kurnazlığı erdem sayan, MIŞ gibi yapan, kendini evrenin merkezinde gören, kolay yoldan ve çalışmadan para kazanmayı hedefleyen bireyler yetiştiriyormuş izlenimi bırakmasıdır. Bugün ülkemizin cezaevlerinde ve yurtdışında firarda olan; iyi eğitim görmüş, kaliteli okullardan mezun olmuş bir çok eğitimli insan mevcuttur. Oysa eğitim kurumlarının programlarında; bu insanlara rüşvet alıp verme, adam kayırma, kendine benzemeyeni sevmeme, yo etme, bankaların içini boşaltma, çıkarı için her yolu mübâh görme davranışlarını kazandıracak hiçbir hedef yer almamaktadır. Eğitim kurumları programlarına ?olması lazım gelen? yönünde hedefler yazılması bu hedeflere ulaşılabileceğini göstermez; aslolan, bu hedeflere inanmış ve onları yaşantıya dökmüş demokratik düşünen özgürleyici öğretmenleri yetiştirebilmektir. Eğitim kurumlarında; derslerde olması lazım geleni konuşan, dersin kapısından çıkar çıkmaz söylediklerinin aksi davranışlar sergileyen öğretmenler; ilkokuldan itibaren çocuğa şunu öğretmiş olurlar: MIŞ gibi yapmak ve yaşamak. Varımızı yoğumuzu harcayarak, MIŞ gibi yapmayan demokratik düşünmeyi yaşamına aktarmış, demokratik tutum sahibi öğretmen adaylarını seçip bularak, öğretmen yetiştiren eğitim kurumlarına yerleştirmeliyiz. Bu işi; üç saatlik seçme sınavı ile yapan YÖK anlayışı ile Atatürk?ün hayali olan demokratik cumhuriyetin öğretmenlerini yetiştiremeyiz kanısındayım.
Aile Okul Ve Birey
Aile; insan yavrusunun, bilişsel, duyuşsal ve fiziksel gelişim açısından ilk eğitimini aldığı, merkezinde sevginin bulunduğu sosyolojik bir birimdir. Bu birimde; çocuğa öğretilecek olan ilk şeyler, eğitim kurumlarının işlevlerini çok kolaylaştırabilir ya da çok zorlaştırabilir. Ailede; sevgi, paylaşma, eşitlik, kendini ifade etme, özgüven, vb. davranışları kazanamayan bir çocuğa; okulda kazandırılacak olumlu davranışlar son derece sınırlı olacaktır. Bu nedenle; okula gelmeden, aile ile okul arasında anlamlı bir geçiş sağlayabilmek için; okul öncesi eğitim zorunlu ve parasız olmalıdır. Bu şekilde; hem çocuk, gelecekteki okula hazırlanmış olacak, hem de ailede kazandırılabilecek olası olumsuz davranışların kazandırılması engellenmiş olacaktır. Kadın ve erkeğin, demokratik bireyler yetiştirecek bir ailenin temelini atabilmeleri her ne kadar, sahip oldukları kişilik özellikleri ve siyasal düşüncelerini yaşama aktarma güdüsü ile bağlantılı olsa da, devletin bütün vatandaşlarına karşı alacağı eşitlikçi tutum ve muamele, iş güvenliği ve istihdam olanakları, eğitimde fırsat eşitliği yaratması kadın ve erkeğin ailede çocuk yetiştirme formatını olumlu etkileyecek nitelikler olarak düşünülmelidir. Aile bir bütündür. Ancak bu bütünü oluşturan bireyler, doğaları gereği bütünü oluşturan birer parça gibi düşünülemez. Aksine bütün, bireylerin bağımsız birer varlık olarak bir araya gelmelerinden oluşan, kendi içinde, sınırları bireylerin varoluşları ile belirlenmiş yapay bir tamlıktır. Ailenin algılanışı (ister sosyo-kültürel isterse psiko-kültürel olarak) birey mi, sürü mü olmanın da bir ölçütüdür. Toplumsal ve siyasal doku; aileyi doğal ve bireylerin üstünde bir kurum olarak algılıyorsa; buradan ancak sürü güdüsüne sahip insanlar yetişebilir. Aile; bireysel algıları ve özerklikleri göz önüne alınarak oluşmuş yapay bir tamlık olarak algılanıyorsa; buradan ?birey? çıkacaktır. Aileyi oluşturan unsurlar; birincide bütünü oluşturan ve bütünle birlikte anlamlı olan bir parça iken, ikincide; farklı olan ve farklılıkların bir arada olmasından kaynaklanan yapay ama içselleştirilmiş bir tamlıktır. Bu noktada soru şu olmalı; demokratik birey demokratik ailede mi yetişir? Bu soruya doğrudan cevap vermeden önce (kuşkuları ortadan kaldırmak için); şu soruyu da cevaplayabilmeliyiz: Bir kurum olarak aile var olmak zorunda mıdır? Bu soruya; evet olmalıdır dediğimizde; birinci sorunun cevabı da şu olur: Evet demokratik birey demokratik ailede yetişmek zorundadır. Aksi durumda da; tersi... Demokratik bireylerin toplamından, demokratik siyasal sistemler ortaya çıkar mı? Burada, cevap; eğitim kurumlarının insan yetiştirme hedefinin ne olduğunda düğümlenmektedir. Bir siyasal sistemin yansıması olan eğitim kurumlarının hedefi; eğer herhangi bir ideolojiye, sınıfa, zümreye dayanıyorsa (bu durumda rejimin adının ne olduğu pek de önemli değildir), burada demokratik birey yetişemez. Ya da, demokratik birey bu kurguya rağmen yetişir. Ama bu, istisnaî bir durum olarak düşünülmelidir. Okulda sözel ve fizikselsel şiddete maruz kalan, eğitim olanaklarından eşit bir şekilde yararlanamayan, sosyal ve kültürel aktivitelerden yararlandırılmayan, sahip olduğu alt kültür değerleri yüzünden dışlanan ve aşağılanan, kendini ifade etmesine olanak verilmeyen, iş bulamayan, sorunlarını halledebilmek için rüşvete başvurmak zorunda kalan, nepotizmin hastalık gibi yayıldığını gören bireylerin ; sağlıklı aileler kurabilmesi ve bu ailelerden özgürleyici bireyler yetiştirilmesi pek olanaklı görülmemektedir. Öyle ise yapılması gereken en önemli öncelikli iş; özgürleyici bir kamusal alanın yaratılmasıdır. Özgürleyici kamusal alan, okulun çaba ve programı olmadan gerçekleştirilemez. Öyle ise, okul, bütün sosyal değerleri taraf olmadan, bir hakem gibi ahenk içinde kurgulayan ve sentezleyen, evrensel barış ve insanlığa adanmış bir kurguya kavuşturulmalıdır. Bu kurguda, başat bir ideolojinin yeri yoktur, olamaz. Olduğunda, bugün yaşadığımız ve şikayet ettiğimiz dünya sorunlarının varlığı da koşulsuz kabul edilmelidir. Bir şeyden şikayet ediliyorsa, bunu ortadan kaldırmanın yolları aranmalıdır. Bu yol, özgürleyici bireylerin yetiştirileceği okuldan geçmektedir.
Yazının Devamı :
Yorumlar () |
|
|
|
|
|