Kategori : Alıntılar , Yazar : Mehmet Yapıcı , Okunma : 67
Bilim ve Bilim İnsanının Nitelikleri
Mehmet Yapıcı
Özet Bu çalışmada, bilim ve bilimsellik kavramları çerçevesinde bilim insanı ve nitelikleri tartışılmaktadır. Bu çalışmada ele alınan bilim kavramı, fen ve doğa bilimleri ile sosyal bilimler ayrımına gitmeden genel geçer, soyut bir üst kavram olarak tartışılmaktadır. Bu bağlamda, çalışmada, bilim insanın nitelikleri, bilim ve politika, bilim ve özgürlük, bilim ve etik alt başlıkları altında bilim insanı tartışılmaktadır. Burada savunulan ana sav, bilim insanı olabilmenin temel felsefelerinden birinin de doğduğumuz andan itibaren, içinde bulunduğumuz kültürel çevre ile ilintili olduğu ve sürdürülebilir ve geliştirilebilir bir süreç olduğudur.
Giriş Bilim, sadece ne bilindiğini betimlemek değildir? Bilim, aynı zamanda bilinebilecek olanın sınırlarını zorlayarak olabildiğince bilmek, sınıflamak ve yorumlamak demektir. Ama çoğunlukla, bilimden anlaşılan; geçmişten günümüze kadar olan birikmiş bilgiyi sınıflamak olarak anlaşılmaktadır. Bu tür bir sınıflandırma ise, bilimin doğasına aykırıdır. Çünkü, bilimi durağanlaştırır, kısırlaştırır. Bürokrasi ve statükoya boğar. Oysa bilim durağan değildir. Bilim dinamik olmak zorundadır, insan öyle olduğu için.
Her ne kadar, bilimin üzerinde uzlaşma sağlanmış bir tanımı yapılamamış olsa da, geleneksel olarak, burada yapılan girişi, bir tanımla desteklemek yerinde olacaktır: Bilim, denetimli gözlem ve gözlem sonuçlarına dayalı mantıksal düşünme yolundan giderek olguları açıklama gücü taşıyan hipotezler (açıklayıcı genellemeler) bulma ve bunları doğrulama yöntemidir (Yıldırım, 1979). Bu tanımda, bilim, insandan soyut ve ayrık bir olgular bütünü olarak ele alınmaktadır. Oysa, bilimin nasıl ve niçin yapıldığını belirleyen, bilim insanının bilime karşı tutumudur. Öyle ise, burada, bundan sonra bilim ve bilim insanı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ele alınacaktır. İnsan niteliklerinden ayrı bilim düşünülemez, çünkü; bilim, insan yaratısı bir süreçtir. İnsanın niteliklerine uygun olarak biçimlenen bilim ise Kuhn?a kadar birikimli ve ilerlemeci bir süreç olarak algılanmıştır. Kuhn ise; bilimde ilerlemeyi, ?olağan bilim? ve ?devrimci bilim? olarak ikiye ayırmış ve bilimin birikimli bir yapıda olmayıp tam tersine devrimci kesintilerle, kökten dönüşümlerle desteklenen paradigmatik bir kurgu olduğunu betimlemiştir (Kuhn, 1982). Kuhn?nın paradigmaların birbirleriyle karşılaştırılamaz olduğuna ilişkin yorumu ise bilim insanının sosyal bir yaşamın parçası olduğu gerçeği ile örtüşmemektedir. Paradigmaların birbirlerini desteklemeyen sayıltılara dayanması nedeniyle, paradigmaların birbirleriyle örtüşmediğini söylemek farklı şeylerdir. İnsan, sosyal yaşamın içinde, birbiri ile örtüşmeyen değerleri savunduğu için düşünüş ve algılamada da farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bilimdeki paradigmaların birbirlerini desteklemediği savı kurmaca ve göreceli bir durum tespitinden öteye gitmez. Örneğin eskiçağın bilim paradigması Aristo fiziği iken, modern çağın bilim paradigması Newton fiziğidir dediğimiz zaman, ilk başlarda birbiriyle örtüşmeyen paradigmalardan bahsediliyormuş gibi görünür. Bu bir noktada doğrudur da ama bu paradigmaların örtüşmesi bilim insanlarının zamana ilişkin algılarında yatmaktadır. Çok uzun yıllar, Aristo?nun bilimde egemen ve geçilemez güç olarak algılanması biraz da insanların evrendeki konumlandırmalarını nasıl yaptıkları ile ilintilidir. Bu noktada da bilim insanı ile sıradan insan arasındaki ayrım ortaya çıkmaktadır. Sıradan insan statükocudur, mevcut olanla yetinir, yüzü geleceğe yönelik değildir, yüzü geçmişe (kültürden dolayı) ve öte ?dünyaya? yöneliktir. Bu sıradan insan topluluğunun, sadece geçmişten aldığı güç ve sürü psikolojisi, onu karşı konulamaz bir güce dönüştürmektedir. Newton?a kadar Aristo?nun fizik paradigmasını yerle bir edecek keskin bir devrimci dönüşüm yaşanmaması bu dönemlerde bilim insanı yetişmemesi olabileceği gibi, belki de Newton?dan çok daha ileri düzeyde gözlem ve deneyimlere sahip insanların, düşündüklerini ifade edecek gücü, enerjiyi, ortam ve koşulları bulamaması ile de olabilir. Her şeye rağmen, ürün verme (kuram geliştirme) düzeyinde somut bir gelişme olmaması, insanın zihinsel gelişiminde de bir ilerleme olmadığı anlamında yorumlanamaz. Ancak, bu birikimlilik gözle görülüp ölçülemeyebilir. Ölçülememesi, algılanamayacağı (ya da varsayılamayacağı) anlamına gelmez. Örneğin, ortalama olarak bir insan 1 yaş civarında yürümeye başlar. Yürümeye başlayacağı güne kadar, onun yürüyeceğini somut olarak ileri sürmek sadece bir olasılıktır. Yürüdüğü gün de, sadece ?işte yürüdü? deriz. Oysa geçmiş bir yılın içindeki somut olarak algılanamayan, çoğu ölçülemeyen bir dizi etkinliklerin bir bireşimi sonucu bir yansıma olarak yürüme davranışı ortaya çıkmaktadır. Bunu görmediğimiz zaman, insanın bir yaşında devrimci bir dönüşüm yaşadığını ileri süreriz. Ve bu, bir yönüyle doğrudur da.... Ama geçmiş bir yılda, bebeğin devraldığı genetik birikim, içinde yaşadığı sosyal ve fiziki çevre, beslenme düzeni ve çeşitliliği, uyumaya karşı biyolojik donanımı ve ne kadar ve nasıl uyuduğu....vb. sayılamayacak kadar çok faktör insanın bir yaş civarındaki yürüme performansını nasıl algılayacağımızı ve hangi gözlemleri dile getireceğimizi gösterecektir. Kuhn, bu noktada ilgisiz bir baba gibidir. Bebeği doğduğu gün görmüş ve sonra da bir yaşında yürürken, sonra da ergenlik döneminde sperm üretirken, sonra bir yetişkin olarak zıddıyla bebek üretirken görmüştür. Böyle bir baba, çocuğundaki keskin ve devrimci dönüşümleri çok kolaylıkla algılayabilmektedir. Bunlar doğrudur, ama hepsi bu değildir. Annenin gözlemlerine de gereksinimimiz var, varsa kardeşlerin, teyzelerin, halaların, dedelerin, büyük annelerin, arkadaşların...vb. gözlemlerine de... Bütün bunlar olmadan bilimi anlamak da anlamlandırmak da zorlaşacaktır. Bilim ve bilimselliğin bir süreç olduğu gerçeği, gelişmiş ülkelere bakıldığında daha kolay anlaşılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde, eğitim süreci genel olarak, doğumdan ölümü kadar süren bir süreç olarak kabul edilmektedir. Özelde de, okul öncesi eğitimden lisan üstü eğitime kadar dikey ve yatay kaynaşıklığı olan bir süreçtir. Örneğin Amerika?da lisansüstü eğitim yapmak üzere başvuran herkesin ilgisini çeken noktalardan bir tanesi de şudur: Başvuru formlarında akademik başarının yanı sıra, okul öncesinden itibaren sosyal ve kültürel aktiviteler de sorgulanmaktadır. Çünkü, bilim yalıtılmış bir dünyada değil, insanlar arasında, insanların refah ve mutluluğu için yapılmaktadır. Ama ne yazık ki bilimsel çevrelerdeki bu anlayış, Amerikan politik sisteminin diğer ülkelerle ilişkilerine yansıtılmamaktadır. Ama bu ayrıca üzerinde durulması gereken, bu makalenin kapsamına girmeyen bir olgudur.
Bilim İnsanının Nitelikleri Ve Yetişme Ortamı
Bilim, sistematik hale getirilmiş pozitif bilgi olarak tanımlanırsa (Sarton, 1997); bu etkinliğin başından sonuna kadar en önemli rol, sınıflamaya yapacak insana düşmektedir? Bilim insanı, bilmek, sınıflamak, biriktirmek ve yorumlamak işiyle uğraşan kişidir. Bir insan, nasıl bilim insanı olur. Herkes bilebilir, herkes sınıflayabilir, herkes biriktirebilir ama herkes yorumlayamaz. Bilim insanını bilim sürecinde stratejik bir noktaya taşıyan temel nokta, yorumlama sürecidir. Bilim insanının olgu ve olayları yorumlama yöntem ve süreci, onun nesnelliğinin de ölçüsüdür. Nesnellik ve yorumlama arasındaki doğrusal ilişki, bir bilim insanında aranması gereken temel nitelik olmalıdır.
Bilim insanı nasıl olunur? Bu bir paye midir? Öyle algılanmaktadır. 20. yüzyıldan itibaren bilim insanı olarak bilinmenin tek yolu; akademik kurumlarda çalışma ve akademik kurumların programlarından geçmekle eşdeğer tutulmuştur. Ama bu, her zaman doğru ve geçerli olarak düşünülmemelidir. Çünkü, bu kurumlardaki akademik payelerin altına sığınmış, bir çok dogmatik, bilim dışı düşünme niteliklerine sahip insan, bilimi ve bilimin özgür doğasını kirletmektedir. Örneğin, doktora tezi hazırlayan bir genç insan; içinde bulunduğu kurumsal çerçeve nedeniyle, her hangi bir alanda, olgular üzerindeki gözlemlerini, gözlemleri ile sınırlı kalarak yorumlamış ve yargılara varmış ise doktor yani bilim adamı payesi alır. Bu paye, o kişinin, bundan sonraki yaşamında da, bilmeye, merak etmeye, sınıflama ve objektiflik doğrultusunda verileri ile sınırlı kalarak, yorum yapmaya devam edeceği anlamına gelir mi? Gelmez. Öyle ise, bilim adamı (her zaman) doktora bitiren insan anlamına gelmez. Bilim bir sürekliliktir. Ve bu süreklilik gözlenebilir bir nitelikler bütünü olarak düşünülmelidir. Doktorasını bitirdikten sonra, ideolojik bir kurgunun aitliği ile önü açık tutulanlar, belirli bir sınıf ya da zümreye dayanarak, akademik payeleri birer birer alıp yükselenler, bilimsel hırsızlık ya da yabancı yayınların çevirisi yoluyla akademik rütbelerde hızla yükselip, akademik kurumların en üst düzey yöneticiliklerini elde etmek için her şeyi mübâh görenler, nasıl olur da bilim insanı olarak nitelenebilirler. Bilimin karşısındaki en büyük engelleyici, bilim kurumları içine şu veya bu şekilde sızmış olan bilim dışı düşünceler ve bu tip düşünceleri koruyup kollayan anlayışlardır. Bilimci olmanın yolu bir doktora programına devam ederek, bir tez sunabilmektir. Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum? Doktora programlarını yürüten enstitülerin tez yönetmeliklerinin tamamına yakını biçimsel niteliklerle (punto, sayfa marjı, kaynakça gösterme şekli, çalışmanın başlıkları ve koyu mu italik mi olacağı?vb.) doludur. Bilimci olacak olan, 6-10 yıl süren yüksek lisan-doktora programının sonun da bir şeyi çok iyi öğrenmiş olur; bilimsel yayınlarda biçimsel düzen. Bazı bilimsel dergilerin! ön şartı şudur: ?derginin istediği biçimsel özelliklere uygun olmayan çalışmalar değerlendirmeye alınmayacaktır?. Bu gerekçeyi, bilimselliğin bir gereği olarak, aynada kendi gözlerine bakıp, kendine açıklayabilen kaç insan vardır acaba? Düşünebiliyor musunuz, yeni bir kuram geliştiriyorsunuz, ama bir türlü biçimsel özellikleri tutturamadığınız için, çalışmanız reddediliyor. Bir öğretim üyesinin, hakemlik yaptığı çalışma için hakem raporuna yazdıkları ibret vericidir: ?elde ettiğiniz bulgular ve bu bulgulara ilişkin olarak yaptığınız yorumlar, akademik titriniz göz önüne alındığında maksadını aşan niteliktedir?. Bu cümleden şunu anlıyorum, senin yaşın daha küçük, büyü de gel! Bazen, doçentlik jürilerinden ?yaşın daha küçük?, ?daha çok gençsin?, ?acelen ne? gibi inanılmaz tepkilerle adayların döndürüldüğünü duyuyorum. Doğru mu bilmiyorum? Çünkü, bunları hep tek taraflı dinledim. O yüzden doğruluğundan kuşku duymak istiyorum. Bilimsel eğitim, bilim insanlarıyla yapılabilecek olan bir etkinliktir. Bu etkinliğin bir ayağı bilim insanı, bir ayağı bilimsel süreç, bir ayağı da akademik özgürlüktür. Bilimsel eğitimle elde edilen bilgi, gerçekten doğanın bilgisidir; ancak aynı zamanda, o, bir gelenekler (conventions) bütünüdür. Bu durum, prosedürel (yöntemsel) bilgi olduğu kadar, sözel bilgi için de doğrudur. Bilimsel kavramlar bir gelenekler sistemi oluştururlar. Üstelik, bu gelenekler, onları edinenlerin, hatta onları edinen, düşünebilen bireylerin, bilme ve kavrayışlarını belirlemezler. Neyin geleneksel olduğu hakkındaki anlayışımız, bilme ve kavrayışla ilgili komünal etkinliklerimizden türer; aksi şekilde değil. Gelenekler, olası yararları ve uzlaşmaları kapsayan süreçlerin ürünüdürler ve aynı türdeki daha ileri seviyede bilme-kavrama süreçleriyle devam ettirilerek geliştirilirler. Bu bilimsel araştırmayı kavramak için, doğal çevre hakkında olduğu kadar, bizzat kendimiz hakkında da, her açıdan derin bir merakı sürdürmemiz gerektiği anlamına gelir (Barnes, 1995). Bilimsel araştırmayı bilim insanın niteliklerinden ayırarak ayrı ayrı fenomenler olarak ele almak, bilimi, değişime açık olmayan bir gelenekler sistemi haline getirmekten başka bir işe yaramayabilir. Öyle ise, bilim insanının yetişme kökenlerini betimleme etkinliği, bilimin de doğasına ve işleyişine ilişkin bir çaba olarak düşünülebilmelidir. Bilim insanı, sağlıklı bir insan yetiştirme düzeneği ile birlikte bir anlam taşır. Bu düzenek, aileden başlayarak, okul, toplum, kültür, hukuk düzeni, akademik sistemle birlikte bir bütün olarak düşünülmelidir. Bilim insanı, sadece akademik ortamda yetiştirilen bir ürün ya da çıktı değildir. Aile kavramını, insanın kendini değerli ve ?bağımsız bir varlık? olarak algıladığı bir sevgi mekanı olarak tasarlıyorum. Biyolojik olarak aynı gen topluluğu içinde birbirine bağlanmış insanları kastetmiyorum. Eğer, bir insan sevgi ve şefkatle bakılıyorsa bir yetiştirme yurdu da, cezaevi de ailedir. Namus cinayeti altında, ?aile meclisi? (meclis kelimesi kararların demokratik ve çoğunluk oylarına dayalı kararların alındığı bir zihinsel imaj uyandırıyor değil mi?) kararıyla kendi çocuklarını öldüren insanların oluşturduğu sosyal birliğe aile denemeyeceği kuşkusuzdur. Ailede (süreç boyunca) bağımsız bir birey olarak kabullenilmiş, insan olarak değer ve sevgi görerek yetişen bir insan, bilim insanı olma niteliklerinin alt yapısı işlevini görecek donanıma sahip olacaktır. Çünkü, bilim insanı insanlığa karşı sorumluluk sahibidir. İnsanlığı sevmeyen bilgiyi sevemez, bilgiyi sevmeyen bilim insanı olamaz. Belirli bir takım yerel değerlere göre bilim ve bilimsel bilgi geliştirilip yorumlanamaz. Öyle ise, bilim insanı bir yönüyle hümanist olmalıdır (hümanizmi burada felsefi bir kavram olarak, evrensel insan sevgisi anlamında kullanıyorum). Bu, bir üst kimlik olarak anlaşılmalıdır. Bu tür bir bilim insanı, evrende anlamlı bir yer işgal etmesi gerektiğinin farkındadır. Ve bunun için gerekli donanım aileden başlayarak verilebilir. Doğduğu andan itibaren bağımsız ve değerli bir varlık olarak birey, kendisinde içselleştirdiği değerli olma niteliğini, yaşamın her alanına yayabilecek ve paylaşabilecektir. İnandığı ve içselleştirdiği değerleri bilimin süzgecinden geçirmeyi öğrenen insan, bilimi insanlığın yararına etkili bir araç olarak da kullanmayı öğrenecektir. Okulda, bağımsız ve bütün duygu ve düşünceleri ile birlikte, değerli bir varlık olarak algılanan insan, gelecekte bilim insanı niteliğine sahip olabilir. Çünkü, bu okul, ona farklılıkların değerli olduğunu ve sevilmeye değer olduğunu öğretecektir. Farklılıkları zenginlik olarak öğretemeyen bir okul, bilim insanı yetiştirme noktasında yeterliliğe sahip olamaz. Farklılıkları tutum düzeyinde öğretemeyen okul, demokratik düşünceyi öğretemez. Demokratik düşünemeyen, bilim insanı olamaz. Farklılıkları sevmeyi öğretemeyen bir okul, özgür düşünen ve başkalarının özgürlüğüne saygılı bireyler yetiştiremez. Özgürlüğünü keşfedemeyen ve başkalarının özgürlüğünü savunamayan bir insan, bilim insanı niteliklerine sahip değildir. Özgürlüğünü keşfeden insan, aklını da keşfedecektir. Aklını keşfederek, insanlığın yarar ve mutluluğuna uygun olarak kullanan bir insan, bilim insanıdır. Bilim insanı olabilecek adayları seçerken olabildiğince esnek olunmalı, mümkünse aileden itibaren, yetiştiği sosyal ve kültürel çevre de betimlenmelidir. Bunun için psikologların, lisans üstü eğitime başvuran adaylarla yapılacak mülâkatlar da yer alması bir zorunluluk olarak algılanabilmelidir. (bu raporların gizliliğinin korunmasının yasal bir güvenceye alınması koşuluyla). Ne yazık ki, günümüzde, bilim insanı adayını belirleme süreci, son derece subjektif ve dogmatiktir. Örneğin, eğitim kurumlarından alınan notların bir ön şart olarak alınması, duygusal bir tepki ile ifade edilecek olursa, ancak şu söylenebilir: bu, bilimin katledilmesidir. Bilim insanı, mevcut bilinenlerden ve bilinmeyenlerden yola çıkarak, yeni düşünceleri, cesaretle söyleyebilen, yazabilen ve savunabilendir. Bilim insanının korkak ve çekingen davranma gibi bir lüksü yoktur. Bütün ortaçağ boyunca (yaklaşık 800 yıl) bilim insanlarının suskunluğu ve çekingenliği ?ortaçağ skolastiği?ni uzatan bir tutum olarak düşünülmelidir. Ama susmayan ve korkmayanlar da vardır. Bunlardan biri de; Giordano Bruno?nun çağdaşı olan Menocchio adında bir değirmencidir. İtalya?nın bir dağ köyünde yaşayan bu yoksul köylü, aralarında Kuran?ında bulunduğu halk diline çevrilmiş bütün kitapları okuyarak, o karanlık çağda, kendi evren kuramını oluşturur. Ona göre; dünya, kaostan, bozulan peynirde oluşan kurtlar gibi türemiştir. Tanrı gücünü herkese; Yahudilere, Türklere, Hıristiyanlara ve hatta sapkınlara, eşit olarak vermiş ve kimseyi kayırmamıştır. İsa?ya gelince, o da sıradan, yoksul bir köylüdür, Cehennem de araf da, papaz ve keşişlerin (kilisenin) halkı soymak için uydurdukları şeylerdir. Engizisyon karşısında bir türlü geri çekilmeyen bu cesur köylü, Engizisyon tarafından kazığa oturtulur (Ginzburg, 1996). Bana kalırsa, Menocchio, sırtını dev kartellerin etrafı surlarla çevrelenmiş deney odalarında, metalaştırılmış ve ticarileştirilmiş bir sürece hizmet etmeye adamış bilimcilerden, daha çok bilim insanıdır. Yine, sırtını iktidarların sağladığı maddi konforun içinde, bilgisini, deneyimini ve gözlemlerini ideolojik aygıtlara uygun olarak tasarlayan bilimcilerden daha büyük bir bilim insanıdır. Bu, biraz da insanın kendisine ve evrene yüklediği anlamla da ilintilidir. Bu açıdan bakıldığında, bilimde bir tür yeni ortaçağ yaşandığını söylemek haksızlık mı olur? Şüpheliyim?
Bilim İnsanı Ve Politika
Bilim insanı politik görüşlerin uzağında, hatta üstündedir. Bilim insanı herhangi bir ideolojiye mensup değildir. İdeolojik düşünen insan, bilim insanı değildir, isminin önüne aldığı payeler, kelimeler, kısaltmalar sadece kirletilmiş olur. Bilim insanının taşıyacağı tek şey ismidir. İsmi, onun onurudur. Bu onuru; payeler, kelimeler, kısaltmalar ne kirletir ne de temizleyebilir. Bilim insanının ideolojik aygıtlara yaslanamayacağının en büyük kanıtı da, herkesin şu cümleleri kullanmada gösterdiği istikrardır: ?bilim evrenseldir?, ?bilim insanlığa hizmet eder?, ?bilim belirli bir sınıf, ırk, zümrenin kullanımına hizmet edemez?...vb. Ama çoğunlukla, söze dökülenlerin, yaşama, tutuma dönüştürülemediği görülmektedir. Bu etik değer yoksunluğundan kaynaklanmaktadır. Etik değerler, doğduğumuz andan itibaren, içinde yaşadığımız kültürel çevre ile birlikte kazanılan (öğretilen değil) bir bütünlük/tamlıktır. İdeolojik aygıtlara dayanan bir bilim, tarafsızlığını ve özgürlüğünü kaybeder. İdeolojik bir aygıta dayanan bir bilim, bir başka ideolojik aygıt gücü ele geçirdiğinde, bunu doğru bulmaya mahkumdur. Öyle ise, bilim özgürlüğü herkes için geçerlidir. İstisnası yoktur, olamaz. Olduğunda bilim olmaz. Yıkılan Sovyetler Birliğinde yaşanan bir bilim-iktidar ilişkisi olayı, insanlık varoldukça hatırlanacak bir trajedidir. Olayın ana hatlarını Arda (2002) şöyle betimlemektedir: Lisenko bir tarım uzmanı, teknik dille bir agronom'dur. Ukrayna bölgesinde Karlovka'da 1898'de doğmuştur. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Lisenko, 1921'de Poltova Bahçıvanlık Okulu'nu, ardından 1925'te de Kiev Tarım Enstitüsü'nü bitirmiştir. 1929 onun yıldızının parlamaya başladığı bir yıl olmuştur. Çünkü , "Genetik, Bitki ve Hayvan Islahı Kongresi" sırasında, onun sunduğu "vernalizasyon" yöntemiyle, tarım üretiminde artış sağlanabilmesi, Kongre sonrasında Pravda Gazetesinde "Sovyet Biliminin Zaferi" biçiminde sürmanşet olarak yer almıştır. Lisenko'nun savunduğu bu yöntem aslında çoğu çiftçinin "kışlama" ya da "soğuklama" adıyla bildiği ve uyguladığı bir yöntemdi. Buna göre fide ya da tohumlar kışın ıslatılıp soğutuluyor, baharda ekildiklerinde yaşam sikluslarını daha çabuk tamamlayabiliyor ve böylece güzü beklemeksizin ürün almak mümkün olabiliyordu. Ancak Lisenko bu yöntemi bilimsel bir kılıf içerisinde ve herkesin anlayabileceği bir biçimde sunmuştu. 30'lu yıllar Lisenko'nun bir yandan Neo-Lamarkçılık adı altında Lamark'ın görüşlerini açıkça savunmaya başladığı, öte yandan da vernalizasyon yöntemini bir sınıf savaşı silahı haline getirmeyi başardığı yıllardı. O dönemde Stalin tarafından oldukça belirgin bir destek de alan Lisenko 1940'ta Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Bilim Akademisi Genetik Enstitüsü Direktörlüğü' ne getirildi. Bu andan itibaren ülkede özellikle genetik alanında baskı dönemi kendini açıkça duyurmaya başladı. Lisenko genetiğin ?burjuva bilimi" olduğunu ilan ederken, Mendel'in görüş ve yaklaşımlarını savunan ve o çizgide yürüyen bütün bilim insanlarını da birer hedef tahtası durumuna getiriyordu. Bu hedeflerden en başta geleni de ünlü genetikçi Vavilov olmuştu. Vavilov'un laboratuvarları kaynak noksanlığından işleyemez olmuş, yetiştirdiği elemanları tutuklanmış ya da sürülmüştü. 1940' ta Vavilov ?casusluk?, ?tarımı sabotaj? gibi gerekçelerle tutuklanıp ölüme mahkum edildiğinde, Lisenko heykelcikleri elden ele dolaşan bir ulusal kahraman konumundaydı. Vavilov 1943'te kaldığı hapishanede malnutrisyon (kötü beslenme) nedeniyle ölecek, onun anısı ölümünün 50. yıldönümünde "Genetics" dergisinde bir bilim adamının yaşadıkları çerçevesinde dile getirilecekti. Politik araçlara bulaşmış bir bilimsel süreç, bilimi bir araca dönüştürür. Araca dönüşen bir bilimsel süreç; çiftleşme zamanı gelmiş bir ineği, hayvanat bahçesine salıvermeye benzer. İneğin, ne doğuracağını! ancak doğum anında öğrenebiliriz. Bilim bir amaçtır. Ve bu amaç; evreni, içindeki canlı veya cansız nesnelerle birlikte anlamlandırma çabasıdır. Bu anlamlandırma çabası içinde üretilen bilimsel bilgi ise araçtır. Dolayısıyla bilimin amacına zihinsel olarak sahip olan ve onu tutum haline getiren bir felsefeden türeyen bilimsel bilginin nasıl kullanılacağının artık önemi kalmaz. Çünkü, o iyiye kullanılacaktır. Çünkü, bilimin amacının gerektirdiği doğal bir sonuçtur. Öyle ise, bilim insanının bilime yüklediği anlam, onun bilim yaşamındaki ilkelerinin de belirleyicisi olacaktır. Bilime nasıl bir anlam yükleneceği, kimlerin bilim insanı olarak ve nasıl belirlendiği ve nasıl eğitildiği ile de bağlantılıdır. Bölümünü birincilikle bitirmiş parlak bir öğrenci, bilim insanı olabilir de olmayabilir de? Ama bilim insanı seçerken, bölüm birinciliğini tek kriter olarak alan bir anlayışın bilimsel tutuma sahip olup olmadığı tartışmaya açık olacaktır. Bilim insanı seçerken, bilimsel tutum, bulanık mantıktan yararlanmayı gerektirir. Çok yönlü ve derinlemesine yapılmamış bir tercih eninde sonunda yanlış olacaktır. Yüksek lisansını bitirmiş ve merkezi yabacı dil sınavından 65?in üzerinde bir not alan bir öğrenciye, bir öğretim üyesinin şöyle dediğine tanık oldum. Sen 10-12 yıl sonra Profesör olabilirsin. Ve bu öngörüsünün dayanağı yabancı dilden aldığı puandı. Eğer böyle bilim insanı yetiştiriliyorsa, bilim insanı bu demekse, ben bilim insanı değilim ve olmak da istemiyorum. Bir diğer nokta ise, bilim insanlarının yükseltilmesinde kullanılan ölçütlerin tutarsızlığıdır? En basit örneği, Doçentliğe yükselmede kullanılan yayınların niteliğine ilişkin aranan özelliklerdir. Bazı alanlarda SSCI, SCI ve AHCI gibi yayın yapmanın nerede ise olanaksız olduğu uluslar arası dergilerde yayın yapmak ön şart olarak konulurken, bazı alanlarda hemen hemen hiçbir koşul konulmadığını, doçent adayının jürinin insafına terk edildiği bir mekanizmanın işlediğini görmek olasıdır. Bunun anlamı şu olabilir mi?: ?ülkemizde bilim insanı yetiştirmek gibi bir kaygı ne yazık ki mevcut değildir?
Bilim Ve Özgürlük
Bilim özgür zihinlerde gelişip olgunlaşabilir. Özgürlük sınırsız değildir. Bunun tek istisnası; bilimsel uğraş alanıdır. Ya da, diğer bir deyişle; bilim alanı özgürlüğünü, insan eliyle sınırlandırmaya gereksinim yoktur. Doğa (ya da evren), kendi koşulları ve özellikleri yoluyla, bilime de, doğal bir özgürlük alanı sınırı çizecektir. Bir diğer açıdan, etik değerleri oturmuş bir bilim ortamında, özgürlüğün sınırları biraz da bu şekilde (doğal yollarla) belirlenmiş olacaktır. Bilim insanı, yukarıda betimlenen süreçler yoluyla, bilim üretmede, paylaşmada ve yaymada geliştirdiği niteliklerini sergilediğinde, bilimin özgürlük alanı kendiliğinden çizilmiş olacaktır. Bu verili bir özgürlük alanıdır ama bilimin gelişimine koşut olarak, kendiliğinden kendini açımlayan ?paradigmatik bir özgürlük? alanıdır. Giordano Bruno?nun 16. yüzyıl sonlarında söylediği şu sözler; politika karşısında bilim insanının özgür duruşunu betimlemektedir (Mayor Ve Forti, 1997): ?Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Karanlık ve aydınlık arasındaki bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım; bundan dolayı her yerde nefretle karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı ve aptal çoğunluğun öfkesine hedef olarak yaşadım?. Bilim insanının, düşünce-eylem bağlamında akademik özgürlüğüne ilişkin, yakın zamanda geçen bir olay ise, hem düşündürücü hem de oldukça ders vericidir. NewYork?ta, Columbia üniversitesi Öğretim Üyelerinden Edward Said; İsrail sınırında İsrail?e doğru taş atarken görüntülenmiş ve fotoğrafın medyada yayınlanmasından sonra Columbia Üniversitesi Öğrenci Konseyi Edward Said?in üniversiteden kovulması için üniversite yönetimine karşı yoğun bir kampanya başlatmıştır. Bunun üzerine üniversite yönetimi protestolara cevap vererek, Edward Said?in akademik özgürlük sınırları içinde kaldığını; bu yüzden de işinden atılmasına gerek görülmediğini kamuoyuna açıklamıştır. Columbia üniversitesi bu kararına gerekçe olarak da, üniversite yönetmeliğinin 70. maddesini gösterir: ?Akademik özgürlükten kasıt, bütün öğretim elemanlarının, sınıflarında konularını tartışırken özgür olmalarıdır; bu özgürlük, araştırma ve bu araştırmaların sonuçlarını yayımlama özgürlüğünü de içerir. Öğretim elamanları düşüncelerini ifade etmelerinden veya özel ya da kamusal alanda kurdukları ilişkilerden dolayı üniversite tarafından cezalandırılamaz; ancak akademik konumlarından kaynaklanan özel yükümlülükleri olduğunu da anımsamalıdırlar? (Radikal, 2002). Edward Said olayından çıkarılması gereken ders şunlardır (Yapıcı, 2003): -Edward Said birini hedef alarak taş atmamıştır, dolayısıyla davranışı sembolik bir protestodur. Bu davranış başkaları tarafından hoş karşılanmasa da, saygı duyulmalıdır. -Öğrenciler bir eylem veya düşünceyi onaylamayabilir, demokratik bir hak olarak protesto edebilirler. Ancak bu protesto Edward Said?e kişisel zarar verecek (üniversiteden kovma!) bir sonuçla bitirilemez. -Bu olayda asıl trajik olan Edward Said?in ifade özgürlüğünü ya da eleştirilerini kısıtlama çabasıdır. Bu çaba demokratik tepki sınırlarını aşmaktadır. -Öğrenciler ve öğretim elemanları duygu, düşüncelerini ifade etmede, yayınlamada eşittirler. -Akademik özgürlük felsefesine dayalı; Akademik düzenin temel yapısını tehdit etmeyen her görüş ifade edilebilir, yayınlanabilir. -Üniversite yönetimleri; olgu ve olayları ele alırken, kişisel görüşlerini bir tarafa bırakarak, yasa ve yönetmelikleri, öğretim elemanlarının ve öğrencilerin lehine yorumlama çabası içinde olmalıdırlar. Bilim insanı, Bruno olayında olduğu gibi bazen ölümü göze alarak skolastik düşünceleri yerle bir edecek kadar cesur olmak zorunda olmamalıdır. Ya da Said örneğinde olduğu gibi kurumsal özgürlüklerin güvencesi ile birlikte güç kazanmamalıdır. Bilim insanın özgürlüğü kendi etik değerlerinin belirlediği sınırlamalara bırakılmalıdır. Elbette ki buradaki bilim insanından kastedilen, bu çalışmanın kapsamındaki bilim insanıdır; varoluşunu payelere, üyeliklere, kurumlara bağlamış bilimcilerden bahsedilmemektedir. Ama bazen, bilimsel özgürlüğü iyi hazmedememiş bilimciler, öyle şeyler yaparlar ki; şaşmamak mümkün olmaz. Francis Bacon (1561-1626) hem bir bilgin, hem bir eylem adamı hem de yetkin bir filozof olarak, dönemin kralının sadık bir danışmanıydı ve her türlü olanağa sahipti. Yazdığı önemli ve en ünlü makalelerinden biri ?düşünsel dürüstlük? üzerineydi. Ama böyle bir metin kaleme alan bu ünlü filozof; rüşvet almak suçundan hapsedilmiştir (Bolles, 2000). Bacon örneğindeki durum, bu çalışmada vurgulamaya çalıştığım temel ana fikri destekleyen tarihsel bir olgudur? Bilim insanı, sadece bilimsel düşünme yeterliliklerine sahip olmakla, bilim insanı olamaz. Bilim insanı bunun ötesinde, kişilik özellikleri ile de, kendisine karşı, insana karşı, topluma karşı, evrene karşı; (Kant?ın ifadesi ile söylemek gerekirse) ?iyiyi istemelidir?, iyiye niyet etmelidir.
Bilim Ve Etik
Çağımızın en büyük sorunlarından birisi de, yaşamın her alanında uyulacak etik değerlere duyulan gereksinimdir. Sanattan politikaya, kültürden bilime, insandan, bir bütün olarak ulusa, bireysel düşünceden kamusal düşünceye kadar; etik, her zaman aranan ve umulan bir şey olmuştur. Etik değerlere sahip olmakla etik değerlerden yoksun olmak arasında net bir ayrım yapılamaması hem gereksinimin şiddetini artırmakta hem de standartlarının belirlenmesini güçleştirmektedir. Etik, aynı toplumsal katman içinde bireyden bire, ulustan ulusa, kültürden kültüre, farklılıklar gösterebilmektedir. Bu farklılıkların ana kökenini bulabilmek her ne kadar çok zor olsa da, insanın doğumdan itibaren bir tek kendine has bir birey olması, benzersiz olması (bilişsel, duyuşsal ve fiziksel açıdan) bu farklılıkların başlangıcı olarak düşünülebilir. Bütün insanlığı kapsayacak ?genel geçer? etik değerler dizgesi oluşturmak bu açıdan oldukça zordur. Kant?a kadar, etik değerler dizgesi mutluluğa (hazza) ulaşma olarak betimlenirken, Kant, etik değerler dizgesini ?iyiyi istemek? (iyiye niyet etmek) olarak betimlemiştir. Bu kısımda, etik kelimesine yüklenen anlam da aksi belirtilmediği sürece ?bireyin bilişsel ve duyuşsal kapasitesi bağlamında insanlık için iyiye niyet etmesi? olarak anlaşılmalıdır. Bilim etiği, değer sorunlarının ele alındığı ve sorgulandığı bir alan olan etiğin bir alt dalıdır. Onu, kısaca, ?bilim etkinliği? sırasında ortaya çıkan ve bilim toplumunun hakkında çok kesin normlarının bulunmadığı sorularla uğraşan ve bu sorulara çözümler üretmeyi hedeflemiş bir alan olarak tanımlamak mümkündür (Arda, 2002). Bilim etkinliği kavramının altında neler bulunmaktadır? Kuram geliştirme aşamasından araştırmaların yapılmasına, verilerin toplanmasından yayınlanmasına varıncaya kadar, bilimsel bilgi üretiminin tüm aşamaları oldukça geniş bir yelpaze halinde bilim etkinliğinin içeriğini oluşturmaktadır. Bilim üretimini meslek edinmiş insanlar için, salt metodolojik yaklaşımın ya da literatür bilgisinin yeterli olamayacağı, bilim insanlarının aynı zamanda etik karar verme süreçlerinden de haberdar bulunmalarının gerektiği vurgulanmaktadır. O halde, etik duyarlılığa sahip olmak, bilim çalışanları için olmazsa olmaz bir koşul olarak karşımıza çıkmaktadır Etik, bilim insanının araştırması üzerinde düşünmesi, planlaması ile başlar ve araştırmanın ifade edilmesi, yayınlanması ile son bulur. Bu süreçteki herhangi bir aksama, etik değerlerin çiğnendiği anlamına gelir. Bazen, bu asla ölçülemez, betimlenemez ya da belirlenemez. Öyle ise, ?etik değer? uyulacak kurallardan öte, öncelikle, bilim insanın, akıl ve yüreğinde geliştireceği, iç karakteristik özelliklerin toplamıdır. Bu iç karakteristik özelliklerin bir kısmı genler aracılığıyla bir kısmı da kültürel çevrede oluşmaktadır. Genler yoluyla oluşan iç karakteristik özellikler, bu çalışmanın kapsamı dışındadır. Kültürel çevre ise burada, doğrudan çalışmanın kapsamı içinde düşünülebilir. Bu nedenle de, yukarıda bilim insanı betimlenirken, aile ile başlanması tesadüf değildir. İlk sosyal çevremiz olan aile, iç karakteristik niteliklerimizin temelinin atıldığı kültürel bir dokudur. Sosyal çevreye ?bırakılan? ?fırlatılan? birey, içine doğduğu kültürel dokunun nitelikleri ile donatılır. Dürüstlük, önyargı, vicdan, insana karşı algılar, yalan, hoşgörürlük ...vb. bir çok nitelik ailede temeli atılan iç karakteristik niteliklerdir. Ailede temelleri atılan iç karakteristik niteliklerin, eğitim kurumlarında da devam ettirilmesi gerekir. Eğitim kurumlarının bireyin sosyo-kültürel kişilik özelliklerinin geliştirilmesindeki rolü, eğitim sisteminin kuruluş amacı nedeniyle değişiklik gösterebilir (Ergün, 1987). Yukarıda betimlenen ailenin oluşturduğu niteliklerin, eğitim sistemi içinde de devam edebilmesi; okul kuruluş sisteminin, bireyi bağımsız ve özgür bir varlık olarak merkeze alan bir felsefeye sahip olması ile mümkündür. Demokratik değerleri merkeze almayan bir eğitim sistemi, ailede temelleri atılan etik değerlerin ortadan kaldırılmasına hizmet edecek kadar güçlü bir örgüt olarak algılanabilmelidir. Bu noktadan bakıldığında, nesnellik, dürüstlük, erdem, sorumluluk gibi niteliklerin bireye kazandırılması, okulun da üstlenmesi gereken bir sorumluluktur. Okul, ideolojik bir kurum olarak toplumsal dokuyu taşır ve onun özelliklerine göre biçimlenir (Illich, 1985; Neil, 1996; Russell, 2001). Demokratik olmayan bir toplumda demokratik bir okuldan nasıl söz edilemezse, batıl inançlarla, önyargılarla, ön kabuller ve vaziyet alışlarla yetiştirilen bireylerin de bilim insanı niteliklerine sahip olamayacağı düşünülebilir. Öyle ise, bilim insanı etik değerleri öğrenmez, bu öğrenilen ya da öğretilecek bir değerler bütünü değildir. Çünkü; değerler doğduğumuz andan itibaren içselleştirmemiz gereken olgulardır. Bu olguya sahip olmakla, sahipMİŞ gibi olmak arasında, yüzeysel olarak bakıldığında çok büyük bir fark görülemez. Bu fark derinlemesine yapılacak gözlem ve incelemelerle mümkün olabilir. Yaptığı doktora tezi için geliştirdiği ölçme aracını uygulamış gibi yaparak ve istatistik değerlerini masa başında uydurarak doktor-doçent ve profesör bir bilimci, bunları kimseye sezdirmemiş olabilir. Ama o bilmektedir. Aynaya baktığında her seferinde bir şarlatan görmektedir. Bunun için aynadaki kendi gözlerine bakamaz. Ve bütün aynaları ortadan kaldırmaya kalkar. Böyle bir bilimcinin tezgahından geçen bir bilim insanı adayı, sürecin içinde (hiç kuşkusuz) bilim insanı değil, bilimci olmayı öğrenecektir. Acaba, bilimsel değeri ve niteliği yüksek ürünler oluşturulamaması, bilim insanından daha çok bilimcilere sahip olmamızdan kaynaklanabilir mi? Önceden belirlenmiş yargılara ulaşmak amacıyla, araştırma planı ve sürecini buna göre ayarlayan bir bilim insanı, etik değerleri çiğniyor demektir. Bazen bunu ölçmek mümkün değildir. Araştırma bulguları üzerinde oynayan, değiştiren, bazılarını gizleyen ya da öne çıkaran araştırmacı etik değerleri ayaklar altına alıyor demektir. Bu bazen ölçülemez ya da ayırt edilemez. Etik değerleri çiğnediği somut olarak kanıtlanıncaya kadar her bilim insanını etik değerlerle donanık kabul etmek bir zorunluluktur. Ama unutulmamalı ki, bu değerler sistemine sahip olmakla olamamak arasındaki fark, kolaylıkla ölçülebilir bir veri değildir. Öyle ise, bilim insanına ilişkin değerler bütününü doğduğumuz andan itibaren; ailede alınan eğitimli birlikte ele almak abartılı bir yaklaşım olarak görülmemelidir. Etik değer, bilim insanının yüreğinde ve aklında, tutum olarak yerleşmiş (yerleştirilmiş) olmalıdır. Etik açıdan kurulmuş kurullar, komisyonlar görebildikleri ve algılayabildikleri ile sınırlıdır. Yeterince zeki her bilim insanı, konu alanı uzmanlığının avantajlarını kullanarak, istatistiksel uzmanlığını kullanarak, araştırma sürecine doğal olmayan müdahalelerde bulunarak, araştırmasını masa üstünde de betimleyebilir. Ve bunu çok büyük ustalıkla kurgulayarak, gözden kaçırabilir. Hatta bu araştırması ile payeler, statüler de kazanabilir. Bu tür ?bilim!? insanını yakalamak, deşifre etmek mümkün olmayabilir. Bazen de (ülkemizde olduğu gibi) umursanmayabilir. Bilim insanının sorumluluğu hem içe hem dışa karşıdır? İçe karşı sorumluluğunu, meslek ahlâkı oluşturur. Yani araştırdıklarının gerçek durumlarının ne olduğunu ortaya çıkarmakla yükümlüdür. Gerçeği, doğruyu aramak ve bulmak için uluslar arası geçerli standartlara uygun bilimsel çalışma yöntemi izlenmesi şarttır (verilerin manipüle edilmemesi, sonuçların, örneğin deneme-yanılma yöntemiyle gösterilebilir ya da birden çok deneyle aynı koşullarda yinelenebilir olması; yasa hipotezlerinin her zaman doğrulanabilir olması şarttır). Öte yandan rüşvet kabul etmemek, kendisi ile arasına eleştirel mesafe koymak, kesinlik ve güvenirlik gibi centilmenlik ve dürüstlük ilkelerini uygulamak bilim insanının etik değerlerini oluşturan tavır ve tutumlardır (Pieper, 1999).
Tartışma
Bilgi doğadadır, kurumlarda değil. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru akıl yürütmeyle, doğru yorumla elde edilen doğa (evren) bilgisi; bilimdir (bu süreç; denetime, eleştiriye ve yanlışlamaya açık olduğu sürece). Bu bilgiyi, çıkarsız olarak insanlığa sunan da bilim insanıdır. Bilim insanı, aileden başlayarak okulda ve akademik kurumlardaki örgüt kültürü içinde, tutum düzeyinde yetişir/yetiştirilir. Bilimin önündeki temel engel; yasalar, özgürlük, etik kurumların varlığı/yokluğu değildir. Bilimin önündeki temel engel, akademik kurumların içine gizlenmiş statükocu ve neyin bilim olup olmadığına karar veren bilimcilerdir. Akademik kurumların, bilim insanı seçimindeki karar verici rolleri (statüya bağlanmış, esnek olmayan ön koşullar) değişmedikçe bilimin önündeki engeller de 21. yüzyılı bir tür bilim ortaçağına dönüştürecektir. Ya da diğer bir deyişle, bilim kurumları, ortaçağ kilisesinin rolünü oynamaya başlayacaktır. 21. yüzyılın ilk ciddi savaşlarından biri olan ?Irak-Amerika? savaşında, bilimcilerin rolü olduğu da, herhalde bilim çevrelerinde kabullenilmeli ve bilim kurumlarının rolü yeniden tartışılabilmelidir Amerikanın Irak?ı işgal etme senaryolarını oluşturan temel verileri sağlayan kişiler çoğunluk (istihbaratçılardan önce) bilimciler ve bilim kuruluşlarıdır. Bilim insanı farklılığın gerekliliğini düşünebilmelidir. Dünyada her şey ve herkes benzer olsaydı; bilim adı altında bir etkinlikten bahsedilebilir miydi? Ali, Veli gibi davransaydı; Ali ile Veli?yi karşılaştırmaya gerek kalır mıydı? Amerikanın eski sahibi ?ulu Manitu?, Amerikanın yeni sahibi beyaz zorbalar gibi yaşamı ve evreni anlamlandırsaydı, yaşam tekdüze ve sıradan olmayacak mıydı? O zaman Antropoloji, Arkeoloji, Etnolojiden bahsedilebilir miydi? Bazen bilimciler, bindikleri dalı keserler ve yere düştüklerinde de ? beni kim itti?? diye sorarlar. Bilim insanının bilimsellik ölçütü; öncelikle içsel bir ölçüt olan ?içsel dürüstlüktür?, yani insan, kendi kendine karşı dürüst olmalıdır. Yaptığı bir bilimsel etkinlikte, etik değerlere uygun davranıp davranmadığını belirleyen şey, içsel dürüstlüktür. İçsel dürüstlük başkası tarafından tam olarak ölçülemez ve betimlenemez. Bilim insanı, ürettiği bilimsel etkinliğin niçin ve nasıl bir gelişim seyri olduğunu kendine anlatabiliyorsa; herkese de anlatabilir. İnsanın kendisine savunma mekanizmalarına başvurmadan anlattığı (açıkladığı) bir şey başkasına da açıklanabilir. Açıklamanın anlaşılır olup olmadığı dinleyenin niyetine bağlıdır. Başkası anlayıncaya kadar anlatmak (açıklamak) da, içsel dürüstlüğün bir parçasıdır. Hatta bu bazen yüzyıllar alsa da bekleyebilmek gerekir. Bilimsellik; bilim insanının yaşam biçimidir. Yaşadığı bir an değildir. Bilim insanı belirli saatlerle sınırlandırılmış olarak, bilimselliği yaşıyorsa; bilimci rolü oynuyor demektir. Ve bazen rolünü o kadar inanarak oynar ki, bir çok insan buna kanabilir. Bilim insanı içsel dürüstlüğün denetiminde; kanıtlanabilir olanı, yanlışlanabilirliğini ön görerek savunur ve açıklar. Bunun için de yaşamının her anı, iç tutarlılıkla bilim insanı olmanın sorumluluğu ile biçimlenmiştir. Abraham Moles (1993), bilimi, insan zihnine sunulan düzenli biçimlerin bilgisi olarak tanımlarken ironik bir yaklaşım sergilemektedir. Ona göre, bilim kesinliği kanıtlandığı için üzerinde uzlaşılmış bilimlerle sınırlanamaz. Kesin (?) bilimlerin yanı sıra, kesin olmayanın, belirsizin, muğlak olanın, zayıf korelasyonların bilimleri de vardır. Belki buna şunu da eklemek gerekir; bilim, sadece kesinliği parlak kağıtlarla kanıtlanmış insanların uğraş alanı değildir. Bazen, parlak kağıtlara sahip olmayan bazı insanlar da bilime katkı yapabilirler. Yani ?kesin bilim insanlarının? yanında ?kesinliği kanıtlanmamış bilim insanları? da olabilir. Bu düşüncenin gerçekleşip gerçekleşmediği önemli değildir. Önemli olan bu düşüncenin varlığı ve bunun dilin olanakları ile ifade edilebilmesidir. Moles; (bir diğer açıdan da) bilim ironisinde haklı gibi gözükmektedir? Bu biraz da, bilimcilerin neyi ne kadar düşünebildikleri ile ilgili olarak düşünülmelidir. Bilimcilerin büyük bir çoğunluğunun, herhangi bir belirli zamanda, egemen yaygın görüşü hiç de yıkmaya çalışmadıkları, tam tersine onun içinde iş görmekten mutlu oldukları görülmektedir (Magee, 1990). Yani korunaklı kurumlarına ve yumuşak ve sıcak koltuklarını sırtlarını dayayıp, her gün yeni bir evren yaratıp yıkabilmektedirler. Bizim ülkemiz de bunun tipik örneği, eğitim sistemimiz üzerindeki oynamalardır. Uzun vadeli (kimine göre 20 yıl kimine göre daha uzun süren) bir yatırım olmasına rağmen, 3-4 yıl da bir sistem değişikliğine gidilerek (siyasi otoritenin denetimi altındaki bilimciler eliyle), eğitim sistemi bir kaos ortamına sürüklenebilmektedir. Kredili sistem uygulamasını başlatıp bir süre sonra da olmadı diyerek sona erdirenler, şimdi neredeler; herhalde yeni bir model kuruyorlardır, yıkabilmek için?
Kaynakça
1) Arda, B. (2002). ?Bilim Etiği Açısından Lisenko Örneği?, Üniversite Ve Toplum Bilim Eğitim Ve Düşünce Dergisi, Cilt 2, Sayı:4. www.Universite-toplum.org 2) Barnes, B. (1995). Bilimsel Bilginin Sosyolojisi, (Çev.: H. Arslan), 2. Baskı, Ankara: Vadi Yayınları. 3) Bolles, E. B. (Derleyen) (2000). Galileo?nun Buyruğu, (Çev.: Nermin Arık), Ankara: Tübitak Popüler Bilim Kitapları. 4) Ergün, M. (1987). Eğitim Ve Toplum, Malatya: İnönü Ün. Yayınları. 5) Ginzburg, C. (1996). Peynir Ve Kurtlar Bir 16. Yüzyıl Değirmencisinin Evreni (Çev.: Ayşen Gür), İstanbul: Metis Yayınları. 6) Illich, I. (1985). Okulsuz Toplum, (Çev.:T. Bedirhan Üstün), Ankara: Birey Ve Toplum Yayınları. 7) Kuhn, T. S. (1982). Bilimsel Devrimlerin Yapısı, (Çev.: Nilüfer Kayış), İstanbul: Alan Yayıncılık. 8) Magee, B. (1990). Karl Popper?in Bilim Felsefesi Ve Siyaset Kuramı, İstanbul: Remzi Kitapevi. 9) Mayor, F. Ve A. Forti (1997). Bilim Ve İktidar, 3. Baskı, Ankara: Tübitak Yayınları. 10) Moles, A. (1993). Belirsizin Bilimleri, (Çev.: Nuri Bilgin), İstanbul: YKY. 11) Neil, A.S. (1996). Bir Eğitim Mucizesi, (Çev.: Güler Dikmen Nalbantoğlu), Adana: Baki Kitapevi. 12) Pieper, A. (1999). Etiğe Giriş, (Çev.:Veysel Atayman-Gönül Sezer), İstanbul:Ayrıntı Yay. 13) Radikal Gazetesi, 17.12.2000, s. 11. 14) Russell, B. (2001). Eğitim Üzerine, (Çev.:Nail Bezel), 5. baskı, İstanbul: Say Yayınları. 15) Sarton, G. (1997). Bilim Tarihinde Yöntem, (Çev.: Remzi Demir Ve Diğerleri), Ankara: Doruk Yayımcılık 16) Yapıcı, M. (2003). ?Akademik Özgürlük Üzerine?, Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 11 Ocak 2003, Sayı:825. 17) Yıldırım, C. (1979). Bilim Felsefesi, İstanbul:Remzi Kitapevi.
Yazının Devamı :
Yorumlar () |
|
|
|
|
|