Sorunsuz Olmayacak Bir Dünyada; Sorunların Altında Ezilmeyen Bir Okul Üzerine
Üye Oyları: / 0
OlumsuzOlumlu 
Kategori : Alıntılar , Yazar : Mehmet Yapıcı , Okunma : 106

Sorunsuz Olmayacak Bir Dünyada; Sorunların Altında Ezilmeyen Bir Okul Üzerine

Mehmet Yapıcı


Bu çalışmada; okulun bireyin mutluluğunu sağlamadaki işlevselliği tartışılmaktadır. Bireyin mutluluğu; devletin (siyasal gücün) okuldan beklentilerine kurban edilemeyecek kadar değerlidir. Küreselleşen dünyada, okul kurumu, "dünya yurttaşlığı" hedefini gerçekleştirmeye yönelmelidir. Aksi takdirde; bilinen insanlık tarihi sürecinin kanlı ve ön yargılarla dolu yüzü, bundan sonraki yüzyıllarda da devam edebilir. Okulun, bu süreci ön yargılardan arınık ve barışcıl bir sürece dönüştürme işlevselliği sağlanmalıdır. Okulun, bunu yapabilecek güce sahip olduğuna inanıyorum. Yönetenlerin de inanması koşuluyla?

Giriş
Dünyada giderek yükselen eğitimli yetişkin oranı; çocuğun ailede daha çok ve zengin uyarıcı ile karşılaşmasına olanak sağlamaktadır. Artan teknoloji ve bilişim ortamı ile birlikte; çocuk anne-babasının kendisi ile aynı yaşta bildiklerinden çok daha fazlasını bilir hale gelmektedir. Oysa okul çağına geldiğinde karşılaştığı okul anne-babasının yetiştiği okul ile hemen hemen aynı nitelikleri göstermektedir. Dolayısıyla; okul denilen kuruma gelmeden önce bir çok ön öğrenme ile donanık olan çocuk, okulda kendisi için gerekli olan bilişsel, duyuşsal ve devinimsel bir çok bilgi, beceri ve gereksinimden çok uzakta bir eğitim ve öğretim ortamı bulabilmektedir. Okul denilen kuruma gelmeden önce alışmış olduğu zengin uyarıcıyı bulamayan çocuk; köhnemiş ve kendisini yenileme sorumluluğunu hissetmeyen bu kurumda zamanla körelmekte ve yaratıcılığını kaybetmektedir. Bu farklılık, okul kurumunun varoluş koşullarının yeniden sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.

Sosyal yaşam koşulları, yasal zorunluluklar, ailenin çocuktan beklentileri; birey için tek bir seçenek sunmaktadır: zorunlu seçmeli okul. Birey, bu kararından dolayı yaşamının sonuna kadar mutsuz olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Çünkü; kişiliğinin olgunlaşma sürecinin tamama yakını okul denilen kurum ve onun kuralları ile donatılmıştır. Çocuk, okul çağına gelinceye kadar, sosyal çevresinde okula karşı bir sürü yargı ile donatılır. Okulun karşı konulamaz gücü onu neredeyse deyim yerindeyse esir alır. Çocuk bütün bu okula ilişkin yargıların karşısında okula gitmeden kendini okula ait hissetmeye başlar. Bu yüzden de genellikle her çocuk okula başlamadan önce, heyecan ve tedirginlikle karışık bir umut taşır. Daha ilk gün gördüğü manzara şudur; sevimsiz renklerle boyalı duvar ve sıralardan oluşan fiziki mekan, asık suratlı ve sağa sola bağıran adına öğretmen denen yetişkinler. Adına ders denen ve içinde bir sürü anlayamadığı kavram, terim ve bilgilerin yer aldığı kitaplar... Sosyal çevresinin yönlendirmesi ve okulun kaçınılmazlığı ile yetişmiş olan çocuk için geriye hissedeceği bir tek duygu kalır: " her şey doğru ve mükemmel yanlış olan ve anlayamayan benim". Bu duygu her basamakta adım adım bütün benliğimizi sararak gelişir. Umut kırıcı okul ikliminden sonra, bir de anlamlandıramadığı ve neden gerekli olduğunu bir türlü sorgulayamadığı bir dizi kuralla karşılaşan çocuk (aslında çocuk ailede bir takım kural ve ilkeleri öğrenir ama bu ilke ve kuralların ailedeki etkinliği ve yaptırım gücü; okulun ki ile karşılaştırıldığında oldukça esnektir), yaşamının sonuna kadar, okul denilen kuruma karşı olumsuz duygular beslemeye başlar.

Okul kurumu, insanları gruplara ayırır. Bu gruplama işlemi sorgulanmayan üç varsayıma dayanır. Çocuklar okula aittir, çocuklar okulda öğrenir, çocuklara yalnız okulda bir şey öğretilebilir (Illich, 1985:38). Oysa çocuk, doğduğu andan itibaren bağımsız ve özgür bir bireydir. Ancak; kendi yaşamını kurgulamaya başlayıncaya kadar sınırlı bir anlamda da olsa aileye aittir. Ergenlikten itibaren ise ailenin ve dolayısıyla toplumun eşit bir üyesidir. Ama okul bireyi sahiplenmede aşırı bir istek duyar. Bu isteklilik; zamanla bireyin yaşamında okulun merkeze yerleşmesine neden olur. Ve süreçle birlikte birey; farkında olmadan okula ait olduğunu kabullenir. Ama bu kabullenme farkında olunmadan gerçekleştiği için; mutsuzluğa neden olur. Bu mutsuzluk; yaşamı anlamlandırmada, kendini gerçekleştirmede başarısızlık, doyumsuzluk, ne istediğini bilememe şeklinde kendini gösterir. Öte yandan; çocuklar okulda öğrenirler ama çoğunlukla yaşamları boyunca hiçbir işlerine yaramayacak bir sürü gereksiz bilgiyi (yer çekimi kanunu, muson yağmurları, savaşların başlama ve bitiş tarihleri, ....vb) öğrenirler. Ancak bu yargı yanlış anlaşılmamalıdır. Öğrenilen her bilgi hayata aktarılabildiği ölçüde değerlidir. Bunun yanı sıra; öğrenilecek bilgi, öğrencinin bilişsel, duyuşsal ve devinimsel gelişimine uygun olarak organize edilebiliyorsa ancak öğretilebilir. Örneğin kültür kavramını soyut düşünme aşamasına henüz gelmemiş, somut işlemler dönemindeki öğrencilere öğretmeye kalktığımızda anlamlandıramayacağı için ezberlemeyi seçecektir. Bu durumdaki öğrenci, yaşama aktaramayacağı bir bilgiyi uzun süreli belleğine geçici olarak nakletmiş olmaktan başka bir şey yapmamış olacaktır. Öğrendiğini neden öğrendiği konusunda somut bir algısı olamayacaktır.

Üniversite öğrencilerine sorduğum sorulardan birisi hep şu olmuştur: okula hiç gitmemiş olsaydınız ne olurdu? Çoğunlukla bu soru yanıtsız kalır, çok azı yanıtlar. Çünkü; insanlar bu soruyu daha önce hiç kendilerine sormaya gerek duymamışlar ya da yetişkinler onlara buna benzer sorular sormamışlardır. Yanıtlayanlar ise; aslında bunun çok kötü bir şey olmadığı ama; yaşamı sürdürmeyi gerektirecek bir meslek sahibi olmanın tek yolunun okul olduğu şeklinde yanıtlar verirler. Bu yanıtlar, sorunun sorulduğu anda üretilmiş, yüzeysel ve okula gitmenin gerekliliği üzerine kurgulanmış cevaplardır. Dolayısıyla; hiç düşünülmeyen üzerine sorulan bir soruyu anlamadıkları bile söylenebilir. Eğer verilen yanıtları göz önüne alıp değerlendirme yapmak gerekirse: ki bu cevaplar çoğunlukla meslek sahibi olmada yatmaktadır, öyle ise okula gidenler, meslek sahibi olmanın tek yolunun okul olduğuna inanmaktadırlar, sonucu çıkarılabilir. Gerçekten de okula gitmeden meslek sahibi olunur mu? Çoban olmak bir meslek midir? Eğer bu bir meslek ise; okula gitmeden de meslek sahibi olunur. Kuşkusuz bireylerin okul-meslek ilişkisini merkeze almalarının nedeni, okulun tarihsel gelişim seyrinde ve günümüze kadar gelen ana felsefesinden bir şey kaybetmemesinde yatmaktadır. Sümerlerden bu yana, okul; politik sisteme uygun bilgi beceri ve tutumların kazandırılmasını hedeflemektedir. Yani; okulun merkezinde; politik sistem yer almaktadır, birey değil...

Yusuf peygamberin beyanına ve tanıklığına göre; ilk okul, Tufandan hemen sonra; zamanın ileri gelen din adamlarından Patriarh Sam tarafından açılmıştır. Bunun dışında; Babil'de, Mısır'da okullar varmış. Bu okullarda, türlü bilimlerin yanında Astronomi de öğretilirmiş (Comenius, 1964:50-51).
Ancak şu anda; mevcut tarihsel bilgiler ışığında, okul kurumunun izleri (şimdilik) Sümerlere kadar gitmektedir. Sümerlerin, M.Ö. 4000-3000 yıllarında Mezopotamya'da ileri bir uygarlık düzeyine eriştiği görülmektedir (Koçer, 1971:61). Sümer okullarında, çocuklar istesin istemesin zorla ve sopa korkusuyla eğitilmekteydi (Samual N. Kramer'den aktaran: Portakal, 1999:11-12). Dünyanın ilk Sümerologlarından biri olan Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer'de Başlar adlı kitabında Sümerler'de ilk kurulan okullardan söz ederken "Bir şey kesindir: Sümer pedagojisinde hiçbir bakımdan ilerlemeci öğretim (ilerlemeci öğretimden kasıt, büyük bir kısmı çocuğun inisiyatifine bırakılmış eğitim sistemidir) diye adlandırabileceğimiz bir karakter yoktur. Disiplin konusunda değnekler hoşgörülü değildi. Olasıdır ki öğrencilerini iyi çalışmalar yapmaya teşvik etmek, hatalarını ve yetersizliklerini düzeltmek için öğretmenler her şeyden önce kamçıya bel bağlıyorlardı. Öğrencinin pek de hoş bir yaşantısı yoktu." yorumunu yapıyor. Binlerce yıl önce var olan Sümer Uygarlığı'nın öğretim sistemine ilişkin bu yorum, birçok yönüyle bazı öğrenme ortamları için hâlâ varlığını sürdürüyor gibi görünüyor. Sümerlerde öğrencinin okula ilişkin düşüncelerini içeren bir tablette şunlar yazılı: "Tabletlerimi ezbere okudum, yemeğimi yedim, yeni tabletimi hazırladım, onu yazıyla doldurdum ve bitirdim; sonra bana ezberim, öğleden sonra da yazı alıştırmam gösterildi. Okuldan sonra eve gittim, içeri girdim, babamı otururken buldum. Babama yazı alıştırmamdan söz ettim, sonra ona tabletimi ezberden okudum babam çok hoşnut kaldı... Sabah erkenden kalktığımda anneme dönüp dedim ki: 'Bana yemeğimi ver, okula gitmem gerekiyor.' Annem bana iki 'küçük ekmek' verdi ve okula gittim. Okulda hizmet gözetmeni, 'Niçin geç kaldın?' dedi. Korkmuş bir halde ve kalbim çarparak öğretmenimin önüne gittim, önünde eğilip onu saygıyla selamladım." Beş bin yıl öncenin eğitim sistemine ve gençlerinin eğitime bakış açısına ilişkin bu düşünceler gösteriyor ki, bu kadar süre içinde eğitimde kullanılan yöntemler açısından pek az gelişme olmuş. Öğrencilerin bireysel farklılıklarına, yaş dönemlerinin özelliklerine ve gereksinimlerine bakmadan onları bir kalıba sokma yaklaşımı biraz biçim değişikliği ile bugün de varlığını sürdürüyor. Çocukları ve gençleri kalıba sokma yaklaşımında öğrenci, önceden saptanmış koşullara ve beklentilere uygun davranmak zorundadır; yeteneklerini geliştirmesi önemli değildir, yalnızca bekleneni yapması gerekir; hayâl gücünü ve yaratıcılığını ortaya koymaya çalıştığında yadırganır, çünkü farklı davranmıştır ve bunların tümünden de kötüsü, düşünüp üretmesi gerekli değildir, verilenleri aynen tekrarlaması yeterlidir. Artık birçok ülke halen süregelmekte olan ve neredeyse Sümerlerden kalmış (!) denilebilecek eğitim sistemlerini sorguluyor. Sorguluyor, çünkü toplumlar, var olan bilginin öğrenciye hazır olarak "dayatıldığı" öğretim yöntemlerinin, yaratıcılığı, üretmeyi ve sorun çözmeyi ne derece geliştirici olduğu konusunda kuşku duyuyorlar. Günümüzde çoğu ülkede ve Türkiye'de kullanılan öğretim yöntemleri öğrenciye bilgileri hazır kalıplar biçiminde verip, aynen alma şeklinde bir yol izliyor. Bu öğretim yöntemlerinin uygulanması sırasında, hangi bilgiyi niçin almak zorunda olduğunun bile farkında olamayan öğrenciler, bilmediği bu hedefler uğruna derslerde öğretmenin -kimi zaman neredeyse soru bile sormaksızın- anlattığı bilgileri hafızasına kaydetmeye çalışıyor. Bu, hafızaya bilgi kaydetme işi pek de kolay gerçekleşmediğinden, eve gidip tekrar ediyor, ertesi gün gene tekrar ediyor, bu uğraşı içerisinde neden aldığını hâlâ bilemediği bu bilgileri biraz olsun ezberlemiş duruma geliyor. Başka bir öğrenci tipi ise tüm bu sıkıntıya katlanamayacağını en baştan beri biliyor ve bu tekrarlama senfonisini hiç sürdürmeyip, belki de çoğunlukla hak etmediği halde "sıradan" ya da "tembel" bir öğrenci olarak niteleniyor (http 1).
Sümerlerin ve Mısır'ın ileri bir uygarlık düzeyine erişmelerine, sahip oldukları okul kurumunun işlevselliği ihtimal ki yol açmıştır. Bugün de gelişmiş bir okul sistemine sahip olmakla ekonomik gelişmişlik arasında doğrusal bir ilişki olduğu görülebilmektedir. Ancak okulun sağladığı bu ekonomik gelişmişlik insanlığın gelişimine hizmet edecek niteliklere ne yazık ki ulaşamamaktadır. Çünkü; okul sadece kendi ideolojik gelişmişliğine hizmet edecek bireyler yetiştirmeye özen göstermektedir. Amerikanın gelişmişliğini sağlayan okul kuruluş sistemi neden Afrika'nın da gelişmişliğine hizmet edememektedir ya da etmemektedir? Bu sorunun yanıtı Gelişmiş Batının gelişmemiş Doğunun doğal kaynaklarını niçin sömürdüğünü cevaplamadan verilemez.

İlk çağ okullarında; eğitim çocukların gereksinimlerine göre düzenlenmiş (Koçer, 1971), ortaçağ boyunca; kilise ve din merkezli olmuş, 19. yüzyıldan itibaren bu günkü anlamda programlı, bilim dallarına dayalı derslerden oluşan okul sistemleri ortaya çıkmıştır.

Anlaşıldığı kadarı ile okulun zaman içindeki işlevleri değişmiş gibi görünse de; okul hep; yaşanılan statükoyu temsil etme işlevini hiç yitirmemiştir.

Okul Ve Öğretmen

Çoğu çocuk için öğretmen; yaşamının sonuna kadar özgürlük kısıtlayıcı bir sosyal görevli olarak anılarında yer etmektedir. Hiç birimiz öğretmenimizi bize çok şey öğretmiş olduğu için sevmeyiz sadece, çoğunlukla bizi sevdiği, değer verdiği için severiz. Örneğin ben; geçmiş okul yaşantılarıma ilişkin anımsadığım ve sevdiğim öğretmenlerin hiç birini alan uzmanı olduğu için sevmedim, bana değer verdiği, konuştuğum zaman dinlediği, üzgün olduğumda sorduğu için sevdim. Ama ilginçtir; sevdiğim öğretmenlerimin hepsi aynı zamanda alanlarında çok iyi olmalarına rağmen sevmediklerimin bir kısmı alanlarında son derece yetersizdiler. Siz de geçmiş okul yaşantılarını anımsayıp; sevdiğiniz öğretmenleri neden sevdiğinizi, sevmediklerinizi neden sevmediğinizi bulmaya çalışın. Bulduğunuz yargının benim ki ile aynı olup olmaması hiç önemli değil, önemli olan sizin doğrunuz. Çünkü; her birimize ait bir yargımızın olması her şeyden daha önemlidir. Çünkü; bize aittir. Ben okul yaşamım boyunca öğretmenlerimin yargılarının onaylayıcısı olmaktan çok sıkıldım.

İlk okula başladığım gün okulda hep mutsuz olacağım belliydi. Çünkü; dayak denen kutsanmış öğretmen yiyeceğini ilk o gün tatmıştım. Azarlamalar, aşağılamalar dayağın yanında başlı başına mutluluk vericiydi. Oysa, ilkokula başlayacağım günün gecesinde annemin kendi elleri ile diktiği siyah önlüğümle birlikte uyumaya çalışmış ama heyecandan ve sevinçten uyuyamamıştım. Daha sonraları da "pazar" geceleri uyku tutmaz olmuştu ama bunun sebebi "pazartesi" uyanıp okula gitmekti. Belki bu nedenle, hala "pazartesileri" sevmem, "cumaları" iple çekerim. Siz hiç "pazartesiyi" sevdiniz mi? Bütün bu olumsuzluklar bana kimden armağan; beni sevmeyi hiç denemeyen öğretmenlerimden değil mi?

Krişnamurti (1988: 9) şöyle der: "çocukluğunu unutan ve çocuklara sevgi duymayan bir öğretmen ne çocukları eğitebilir ne de çocuklara yardımcı olabilir". Öğretmen artık öğrencisini sevmek zorunda olduğunu duyumsamalıdır. Kendi mutluluğu, meslekî mutluluğu ve öğrencisinin mutluluğu için. Peki insan, sevmeliyim diyerek sevmeyi başarabilir mi? Hayır başaramaz. Bu önce ailede sonra okulda tutum haline getirilerek öğrenilip yaşanır. Sevmeyi öğrenmenin yegane yolu sevilmektir. Doğduğu andan itibaren sevgi ve şefkat ile büyüyen çocuk sevmeyi tutum haline getirecektir. Çocuğun ailede kazanması gereken tutumlar okulda da desteklenmelidir. Okulun desteklemediği tutumlar; uzun okul yılları boyunca yavaş yavaş yok olur. Oysa tutum oluşturmak; okulların en önemli görevleri arasında yer almasına rağmen, okulda sanki tutum öğretmemeye yönelik bir planlı program varmış gibi, tutumdan yoksun binlerce öğrenci mezun olur. Herhalde bunun en önemli nedenlerinden birisi; tutum öğretmeye kalkan öğretmenlerin öğretecekleri tutumlara sahip olmamasıdır. Çoğunlukla, öğrenci bir öğretmeninin ağzından çıkanlarla, sosyal yaşamında sergiledikleri arasında önemli farklılıklar görmekte ya da sezmektedir. Bütün bunların da dışında, okulun hedeflerinin gerçekçi olmaması, "mış" gibi yapması çok ciddi bir sorundur. Örneğin; ortalama her eğitim sisteminin, demokratik tutum sahibi bireyler yetiştirmek gibi bir hedefi vardır. Ve bu hedef, okulun gerçek (rasyonel, yaşama yansıyan) hedefleri ile çelişmektedir. Çünkü; belirli bir ideolojiye dayanan her eğitim sistemi, en soyut ve üst hedef olarak, ideolojisini yaşatacak bireyler yetiştirmek ister. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, bir ideolojiye dayalı eğitim sisteminden yetişen bireyler, başka ideolojilerdeki eğitim sistemlerinden yetişen bireylerden farklı olduklarını duyumsamakla kalmayacaklar, onların yanlış kendilerinin ise doğru ve iyi insanlar olduklarını düşünebileceklerdir. Bu şekilde demokratik tutumların oluşturulamayacağı ileri sürülebilir.

Kendi içinde çelişen hedeflere sahip bir eğitim sistemini ayakta tutmak; doğal olarak çelişkili davranan öğretmen davranışlarına neden olmaktadır. Çelişkili öğretmen tutumları, yeni öğrenmeye başlayan ve "bir tek" okulda öğrenmeye mahkum edilen çocuğun da çelişkili ve anlamlandırılamayan davranışlar geliştirmesine neden olabilmektedir. Bu durumda, okul ve dolayısıyla öğretmen çocuğa ne öğretebilir. Ya da bu öğretmenlerden neler öğrenilebilir?

Öğrenenlerin öğretmenden öğrenecekleri; duygusal ve bilişsel dünyalarında çok ciddi çelişkilere yol açabilmektedir. Yalan söylemenin kötü bir davranış olduğunu birey; okuldan önce sosyal çevresinde öğrenir. Ama sosyal çevrenin içinde yalanın sosyal yaptırımı vardır. Okulda ise yalan bir yasak olarak ortaya çıkar. Öğrencilerini her fırsatta kısıtlayan, anlamsız görünen kurallarla çevreleyen, zaman zaman aşağılayan ve hatta şiddete başvuran okul; nasıl olur da çocuklara değer verdiğini, sevdiğini iddia edebilmektedir. Bu durumda, okulun felsefe ve politikasını yaşamına aktaramayan öğrenci için, eğitim-öğretim süreci bir kabusa dönüşmektedir. Okul; teoride söyledikleri ile gerçekte yaptıkları arasında ki derin uçurumdan dolayı yalanı meşrulaştırmaktadır. Oysa yalan; hemen her zaman korkunun ürünüdür (Russell, 2001:109). Bu nedenle; çocuk açısından yalan; korunmak için başvurulabilir bir araç haline gelmektedir. Gerçekten öğrencisine değer veren ve seven (okula rağmen), onlarda olumlu ve önyargılardan arınık tutumlar oluşturmaya çalışan öğretmen için, öğretmenlik peygamberlik kadar kutsaldır.

Öğretmenlik, hem dünyanın en zor hem de en kolay mesleklerinden biridir. Çünkü; eğer öğretmenliği seviyorsanız kolay, sevmiyorsanız çok zordur. Oysa başka hiçbir meslek; bu kadar net ve açık bir biçimde zor veya kolay diye betimlenemez. Bu nedenle; öğretmen, mesleğini kamu yararı gözeterek yapacaksa; öğrencilerinin bilişsel ve duyuşsal özelliklerini; ön öğrenme düzeylerini ve ilgilerini; sosyo-ekonomik ve kültürel düzeylerini, kişilik özelliklerini bilmelidir. Görüldüğü gibi; bütün bunları bilen bir öğretmen herhalde süpermen türü biri olurdu diye içinizden geçiriyorsunuz. Doğru; kesinlikle haklısınız! Okul kurumunun rehberlik servisi bu tür bilgileri ihtiyaç duyulduğu takdirde öğretmene yararlı olacak bir rapor halinde sunmalıdır. Ancak; burada dikkat edilmesi gereken en önemli özellik; rehberlik servisinin hangi bilgileri kamuya (öğretmenlere) açacağı hangilerini de gizli tutacağıdır. Çünkü; her bilgiyi açıklayan bir rehberlik servisi; güvenilirliğini kaybedecektir.

Okul Ve Program

Çağımız çocukları eğitimli anne ve babalar, zengin uyarıcılarla donanık çevrelerden geldikleri için, çoğunlukla okula başlarken oldukça yüklü bir önöğrenmeye sahiptirler. Bu nedenle; okul programları bilgiden çok bilgiye ulaşma ve paylaşma etkinlikleri ile zenginleştirilmelidir. Okul programlarındaki etkinlikler (bilim alanlarına dayalı dersler, günlük yaşam sorunlarını çözme becerileri, duyuşsal ve psiko-motor beceri ve hobiler, kültürel ve sosyal aktiviteler) çocukların bilişsel düzeylerine uygun olarak aşamalı olarak düzenlenmelidir. Yani ilköğretimde paylaşılan bir etkinlik bir üst eğitim kurumunda geliştirilerek sürdürülmelidir. Örneğin günümüz çocuklarının (özelliklerde büyük kentlerde) en büyük sorunlarından biri; yeterince oyun oynayamamak, yeterince psiko-motor etkinlikte bulunamamak, yeterince spor yapamamak olarak göze çarpmaktadır. Okul fiziki alt yapısından, eğitim programlarına kadar; matematik ya da anadili derslerine ağırlık verdiği kadar, sözü edilen etkinlikleri de düzenleme sorumluluğunu hissetmelidir. Ama okul bunları kendisi için bir öncelik olarak kabul etmez. Bunun tipik bir örneği; 1960'lara doğru Rusların Uzay yarışında bir adım öne geçtiğinde, Amerikalıların ilk yaptığı işin, okul programlarını tepeden tırnağa özellikle de fen bilimleri eğitimi ağırlıklı olarak değiştirmesidir. Amerikalılar bunu yaparken öğrencilerine bu program sizi mutlu eder mi? diye sormadı. Ama madalyonun diğer yüzünden bakıldığında, Ruslar, okul kurumunun, kapitalizm'i yenmeye ve yıkmaya yönelik okul programı felsefesini değiştirmiş ya da yenilemiş olsalardı bugün belki de Sovyetler yıkılmamış olabilirdi. Bunun yanı sıra, "soğuk savaş" olarak anılan dönem, belki de dünyanın demokratikleştiği dönem olarak anılabilecekti.

Konumuzun çıkış noktasına geri dönersek; okul çağı çocuklarının en büyük sorunlarından birisi (her birimiz kendi geçmiş yaşantılarımızdan hatırlarız) aile (anne ve babamızla, kardeşlerimizle) ile yaşanılan iletişimsizliktir. Bu iletişimsizliği ortadan kaldırma yolları okula ait görevlerden biri olmalıdır. Bunun için okul programlarına "aile'de iletişim" derslerinin konulması matematik dersi kadar önemli ve gerekli değil midir?

Okul, herkesin yaşamın bütünlüğü ve kolaylığı hakkında bir şeyler öğrenebileceği (kutsal) bir yerdir (Krishnamurti, 1994:16). Oysa; okul denen kuruma bakıldığında, ilk göze çarpan; oldukça yüklü ve nerede, nasıl ve niçin kullanacağımızı bilemediğimiz ham bilgi deposu derslerdir. Ve daha da kötüsü, bütün bu ham bilgilerin ezberlenmesidir. Okulda çoğunlukla "bilmekle" "anlamak" birbirine karıştırılır. Bununla şunu demek istiyorum; bir olgunun bilgisine sahip olmak, onu anlamlandırmayı yetmez. Yer çekimi yasasını bir çok öğrenci ezberler ve sınavda sorulduğunda yanıt verir. Bu; yer çekimi yasasının öğrencinin bilişsel yapısı içinde anlamlandırıldığı anlamına gelmez. Bunu anlamak için sorulması gereken soru şu olmalıdır: "Yer çekimi yasasının keşfedilmesi, bilimde nasıl bir gelişmeye yol açmıştır"? Anlamlandırmada işlenmiş bilgi vardır. Oysa bilmede, sadece ham bilgi vardır.

Okul, merkeze bilgi aktarma (çoğunlukla) ve üretmeyi (azınlıkla) aldığı için; meslekî yönlendirmede de çok başarısız görünmektedir. Çünkü; okul, ortadan kalkmakta olan mesleklere mi, zamanı geçmiş makine ve araçların yardımıyla yapılan işe mi, gözümüzün önünde biçim değiştiren mesleklere mi, yoksa varolmayan mesleklere mi kişiyi hazırlamalıdır (Szaniawski, 1980:246)? Okulun bu sorunun yanıtını pek aramadığı görülmektedir. Eğer öyle olsa idi; bugün dünyadaki en önemli sorunlardan biri (gazeteleri okumak yeterli) işsizlik olmazdı. İşsizlik ile okulun mesleğe yönlendirmedeki rolü arasındaki ilişkiyi kim görmezden gelebilir? Okuldan mezun olan birey; başvurduğu ilk iş başvurusundan itibaren, aldığı notlara göre değerlendirilir. Not ne kadar yüksekse; işe başlama da o kadar hızlı olabilir. Oysa yapılan çalışmalar; notla meslekî başarı arasında doğrusal bir ilişki olmadığını göstermektedir (Glasser, 1999: 67-79).

Okul; notları, bireysel akademik yeterliliklerin belirlenmesinde; sınırların oluşmasını sağlayan bir araç gibi kullanır.. Bu sınırlar çerçevesinde; birey, kendini geri zekalı, az zeki, orta düzeyde zeki ve çok zeki olarak kategorileştirebilir. Bu kategorinin; yaşamını, geleceğini, beklenti ve yeteneklerini belirlemesine farkında olmadan izin verir. Ve bu tekdüzeliği sağlar. Tekdüzelik (okulda) aranılan bir özelliktir. Çünkü; yöneticilere kolaylık sağlar; bedelinin zihinsel tembellik olmasının bir önemi yoktur (Russell, 1995: 212).

Okul programlarında yer alan dersler; bize neler kazandırmaktadır? Yaşamımızı kolaylaştırmakta mıdır? Ön görülmüş standart saatler boyunca, büyük bir mutsuzlukla oturup öğrenmek zorunda kaldığımız bilgiler gerçekten öğrenilmeye değer mi? Bana öyle geliyor ki, bazı derslerin mevcut halleri ile varolması, olmamasından daha kötü sonuçlar doğuruyor. Mesela; hemen tarih dersi aklıma geliyor. Tarih dersleri bu şekli ile varolmasaydı; acaba Türkler Yunanlılardan Yunanlılar da Türklerden bu kadar nefret eder miydi? Ermeniler Türklerden, Türkler Ermenilerden bu kadar nefret eder miydi? İngilizler gerçekten de Türklerin ebedi düşmanları mıdır? Osmanlılar hep doğa üstü bir güçle kendilerinden sayıca ve teknik olarak üstün olan devletleri mi hep yenmişlerdir? Kaybedilen savaşlar neden duygusal savunmalar içeren birkaç paragrafla geçiştirilmektedir. Oysa ne çabuk unuttuk Tarihin Babası Heredot'u... Heredot; Yunanlılarla Fenikeliler arasındaki savaşın nasıl çıktığını Bir Fenikelilerin bir de Yunanlıların ağzından aktarır. Yorumu okuyucuya bırakır. (Heredotos, 2002: 17-18).

Önyargılarımızın altında acaba tarih derslerinin ne kadar rolü var? Yoksa önyargı diye bir şey yok mu?

Latince kökenli önyargı; Antik yunandan günümüze kadar değişerek gelen bir terimdir. Bugün bu terimi; sosyal psikoloji şöyle tanımlamaktadır: çoğunlukla bir gruba ya da onun üyelerine yönelik haklılığı kanıtlanmamış tutum (Harlak, 2000:7-8).

Bildiğim kadar ile hiçbir eğitim modelinde; bu tür tutumları kazandırmaya yönelik duyuşsal hedefler yoktur. Önyargılardan arınık bir program yapmakla, onu uygulamak arasındaki farkı iyi görebilmek gerekir. Örneğin tarih derslerinde bu sorun şöyle çözümlenemez mi? Tarih dersinde konuyla ilgili diğer ulusların tarih kitaplarını da dersin kaynağı haline getirmek. Yani diyelim ki; Cumhuriyet Tarihinde; Ulusal Kurtuluş Savaşı anlatılırken, Yunanların da aynı döneme ilişkin tarih ders kitaplarından yararlanarak sağlıklı ve analitik bir çözümleme yapılabilir. Bu önyargılardan uzak rasyonel bir eğitim olmaz mı? Eğer bu yapılabilseydi; Yunanistan ve Türkiye arasındaki Kıbrıs, Adalar, Kıta Sahanlığı sorunları bu kadar derinleşir miydi? Önyargılardan arınık bu dünyada ne kadar uzlaşılmaz sorunlar ve savaşlar yaşanabilir ki... unutulmamalı ki; savaşları çıkaranlar da yönetenler de hep eğitimli insanlar olmuşlardır. Eğer savaş ve ölümle sonuçlanacaksa eğitilmenin ne yararı olabilir ki? Elbette okul kurumu olmadan da savaşlar vardı. Savaşların tek suçlusu olarak okulu kaynak göstermek çelişkili gibi görünebilir. Oysa ifade etmeye çalıştığım şey; okulun savaşların azalmasında olumlu bir katkı sağlamadığıdır.

Matematik dersini karatahta başında geçiren ve tebeşir tozuyla tanınmaz hale gelmiş, öğrenci için en tanıdık kısmı sırtı olan (matematik öğretmenleri ders işleme tarzları nedeniyle sürekli öğrencilerine arkalarını dönmek zorundadırlar) matematik öğretmenlerini bu işkenceden kurtarmanın bir yolu yok mu? Matematiği sevmediği için öğrenemeyen ve dolayısıyla soyut düşünme becerilerini kazanmada geciken çocuklarımıza daha ne kadar acı çektirebiliriz.

Matematik dersini; işlevsel bir ders haline getirmenin yolu; en azından üniversiteye kadar olan kısımda ihtiyaç duyulan kadar matematik vermektir. Türev, integral, logaritma, matris, trigonometri ...gibi uzmanlık düzeyinde konuları öğrenciye kazandırmamak (!) için harcanan emek, para ve zamana yazık değil mi? Ama standard sınavlarda (üniversite sınavları, fen lisesi sınavları gibi sınavlarda) yoğun talebi karşılamanın tek yolunun matematik sorularını zorlaştırarak eleme yapmak olduğu düşüncesi egemenliğini sürdürdükçe; matematik özürlü olmaya devam ederiz. Matematik öğretmedeki beceriksizliğimizin sonucu; ulus olarak filozof yetiştirememizde kendisini göstermiyor mu?

Oysa dershanelere verilen paralarla üniversiteler açabilseydik; belki de bizdeki gibi bir Üniversite seçme sınavına bile gerek kalmayacağını düşünemiyoruz. Öğrenciler Ortaöğretim boyunca o kadar gergin ve o kadar çok bilgi ile yükleniyorlar ki, Üniversiteye geldiklerinde zihinsel açıdan yorgun ve yaşlı oluyorlar. Oysa, üniversite sadece uzmanlığın değil, "evrensel olmanın" kazandırıldığı bilimsel ve çok kültürlü bir yer olmalıydı.

Anadili derslerinde ne yapıyoruz ki; duygu ve düşüncelerini doğru olarak ifade söze ve yazıya dökemeyen, kitap okumayı angarya gibi gören; bilimsel düşünmekten uzak, felsefeyi hala tanrı tanımazlık eşdeğer gören üniversite mezunu kara cahiller yetiştiriyoruz.

Ergün ve arkadaşları (1987: 235-237) tarafından üniversite öğrencilerinin yazılı sınav kağıtlarının dil ve anlatım bozuklukları açısından değerlendirildiği araştırmalarında; üniversite öğrencilerinin ilkokuldan itibaren öğretilen en basit dil kurallarını bilmediklerini ya da yanlış kullandıklarını (özel isim ve cins ismi ayırt edememe; noktalama işaretlerinin kullanımındaki hatalar; "ki" bağlama ve kuvvetlendirme edatının "ki" aitlik ve isim yapım eki ile karıştırılması....vb) gösterir, ciddi bulgular elde edildiği görülmektedir.

Yapıcı (1993:64) tarafından yapılan araştırmada; ilkokul beşinci sınıf öğrencilerinin "okuduğunu anlama" becerilerinin son derece düşük olduğu görülmektedir. Okuduğunu anlama becerilerinin gelişmemesinde, duygu ve düşüncelerin yazıya aktarılmasında hem anlam hem de dilbilgisi açısından başarısız olunması, somut işlem döneminde olan bireylerin soyut düşünme gerektiren etkinliklerle dolu dersleri somut olarak anlamlandırmayarak ezberlemesine ve dolayısıyla soyut düşünme becerilerinde gecikmesine neden olabilir mi acaba? Bütün bunlar bir yana; matematik gibi soyut dersleri bile, anadili dışında dillerin öğretimi ile yapma gafletinde bulunan bir başka ülke var mı?

Okul öncesi ve okul çağında (özellikle ilköğretim); çocuklarımıza, okuma zevki ve alışkanlığını kazandırmalıyız. Bunun için de; Anadili derslerinin oyunlaştırılarak, mümkün olduğunca; soyutlamalardan kaçınılarak işlenmesi ve öğretim programlarının da bu anlayışla geliştirilmesi daha yararlı olabilir. Çünkü; İyi eğitilmiş insan; bir ulusun geleceğinin teminatıdır.

Bilgisayar dersi bugün hala programların asli bir unsuru olamamıştır. Oysa bilgisayar ve dolayısıyla internet evrene açılan bir penceredir. Acaba, okul kurumu bu pencerenin farkında mı? Hiç sanmıyorum. Oysa sınırsız bilgiye erişimin bugün en ucuz ve zahmetsiz yollarından biri internettir. Okullarda bilgisayar derslerini yapabilecek kalifiye eleman, işlik ne yazık ki istenilen düzeyde değildir. Oysa evrene açılan bu pencerenin farkına varılabilse okul kurumu çocuklar için daha az acı çekilen bir yer olabilir.

Yaşam bir çoğumuza kısacık ve bir çırpıda geçiyormuş gibi gelse de aslında öyle değildir. Yaşam uzun ve sorunludur. Yaşamımızın bu uzun ve dolambaçlı yol haritasında, çoğunlukla, hangi ulustan, hangi kültürden, hangi ülkeden olursa olsun; her birey yoğun veya az yoğun şu temel sorunları yaşayabilir:

Aile içinde, anne-baba ve kardeşlerle yaşanan sorunlar veya bunlardan birinin ya da bir kaçının yoksunluğundan kaynaklanan sorunlar,
Ekonomik sorunlar,
Her zaman her şeyin istediğimiz gibi olamaması sorunu,
Sosyal çevre ile yaşanan sorunlar
Cinsel sorunlar,
Kız-erkek arkadaşlığı sorunları
Geleceği planlamada karşılaşılan sorunlar,
Evlenme sürecinde yaşanan sorunlar,
Anne-baba olmada yaşanan sorunlar,
Çocuk yetiştirmede yaşanan sorunlar,
Mesleki sorunlar
Toplumun bir üyesi olmaktan kaynaklanan sorunlar,
Farklı düşünmekten, yaşamaktan kaynaklanan sorunlar,
Yaşlanmaktan kaynaklanan sorunlar,
Ölümü anlamlandıramamaktan kaynaklanan sorunlar
Yukarıda yer alan sorunları irdeleyen bir okul kurgulanmadığı için, insanlık tarihi doğada inanılmazı yapan (kendi türünü (ve dolayısıyla kendini) yok eden) bir savaşlar tarihi değil midir?

Okul, bilimin yanında, yukarda yer alan sorunların da çözümünü içeren dersleri programına almak zorundadır. Böylece, okul en temel işlevlerinden biri olan "sosyalleştirme" ve "kültürleme" hedefini de gerçekleştirme olanağı bulabilecektir. Okul, toplumsal hayatın genelindeki sosyal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı, demokratik sosyal hareketliliği sağlayan bir yer olmalıdır.

Okul Ve Kişilik

Okul, kişilere kendi beklentileri doğrultusunda, kişisel yeteneklerini ve karakter özelliklerini biçimlendirmesini öğretir. Kişilik (ahlâk) eğitimi okulun sorumluluğundadır (Dewey, 1995:23). Okul bu sorumluluğunu o kadar ciddiye alır ki çoğunlukla sonuçları üzerinde düşünmeye gerek duymaz. Bu nedenle de, insanlar, okulda, kendilerini; aptal ya da zeki, değerli ya da değersiz, başarılı ya da başarısız olarak düşünmeyi öğrenirler. Uygun bir kimlik kavramının, sosyal olarak kabul edilmeye ve toplumsal bağlamda işlev görebilme yeteneğine dayandığı varsayılınca okulun psikolojik gücü kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Okulun attığı kişi için; başarısız olduğunu kabullenmekten başka çıkar yol görünmemektedir. Okul tarafından reddedilmek; boyun eğme, ilgisizlik ve sonunda tümüyle çaresizliğe ve toplumsal durgunluğa yol açar. Çünkü; okul, daha fazla okul eğitimi görmüş olanların daha iyi insanlar olduğunu öğretir (Spring,1991:24).

Bir kurum olarak; okulu hapishane veya fabrikadan ayıran şey nedir? Fonksiyonlarıdır (Reboul, 1991:33). Okul'un en başta gelen fonksiyonunun; devlet'in uygun gördüğü özelliklerde birey yetiştirmek olduğu göz önüne alındığında, okulun hapishane veya fabrikadan pek de farkı olmadığı söylenebilir. Çünkü, hapishanelerde, devlet sistemine şu veya bu şekilde ters düşmüş insanlar, tekrar sistemin içine döndürülmeye çalışılır. Fabrikalarda, devletin ön gördüğü standartlarda üretim yapılır. Eğer, çok farklı boyutları ile olgu ve olayları ele alırsak; bütün bu kurumların asla yan yana gelemeyeceğini de göstermek mümkündür. Ama çok yalın ve dramatik bir şekilde, kelime oyunlarına başvurmadan da, bu kurumların felsefelerinin aynı olması, oldukça trajik ve düşündürücüdür. Ki o felsefe de şudur: sosyal düzeni sağlamak. Ama sosyal düzeni sağlamak kimin görevidir? Sosyal düzen; insan yapımı yasalar ve yüzyılların birikimi kültürel alışveriş ile sağlanıyorsa; bu düzenin spontane ya da mümkün olduğunca az müdahale edilebilir bir süreç olması gerekir. Bunun dışında; bireyin sosyal yaşamın içinde kendini ifade edecek (başkalarına zarar vermeden) bir özgürlük ortamına sahip olması geleceğin daha barışcıl ve yaşanabilir olmasını sağlayabilir ve mutlu bir evrenin oluşmasına katkı da yapabilir. Ama bakalım, okul kurumu bunu destekleyebiliyor mu?

Aslında okul, kendi değerlerini kişiliğimizin bir parçası yapabilmek için, uzun yıllar boyunca canla başla çalışır. Programından mezun ettiği her öğrenci de; bunu içselleştirme boyutunda değil, alışkanlık boyutunda öğrenmiş olarak yaşama katılır.

Okul, neyi ya da neleri kişiliğimizin bir parçası haline getirir? Bunun açık bir cevabını vermek çok zor görünmektedir. En başta, okula gitmeyen, gidemeyen veya okuldan uzaklaştırılan her insan bizim için kendini gerçekleştirmekten uzak, bilgi ve becerileri eksik kalmış insanlar değiller midir? Bu insanları kendimizden aşağı görme hakkını bize okul kazandırmış olmuyor mu? Siz hiç sokakta işportacılık yaparak hayatını kazanan birinin bir profesör, doktor ya da iş adamıyla flört ettiğini ya da evlendiğini duydunuz mu? Bu insanları bu kadar birbirinden uzaklaştıran kişilik özelliklerini Marslılardan mı öğrendik?

Okul; bize yaşamımızın hangi normlar çerçevesinde yaşanacağını; yetişkinlerden öğrenmemiz gerektiğini, çoğunlukla olanı olduğu gibi kabullenmemiz gerektiğini öğreterek, "büyüklere" itaat etmeyi kişiliğimizin bir parçası haline getirir.

Okul Ve Özgürlük

Özgürlük, önünde herhangi bir engelin olmaması olarak tanımlamaktadır (Hobbes, 1993:154). Bir diğer tanıma göre ise; özgürlük, isteğimizin kesin bir zorunlulukla zorladığı şeyi, kişiliğimizin yapmaya alışmasındaki güçtür (Voltaire, 1977: 154). 26 ağustos 1789 tarihli Fransız insan hak ve yurttaş hakları bildirisi 4. maddesinde ise özgürlük başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmek olarak belirtilmektedir. Özgürlük; insanın sahip olduğu; yaşamı algılama ve anlamlandırma dinamiklerine bağlı olarak sayısız tanımı yapılabilecek soyut bir kavramdır. Bu nedenle şu veya bu tanım en doğru tanımdır demek yanlış olabileceği gibi, yararsız da olacaktır. Bu çalışmada; özgürlük kavramı okul kavramı ile birlikte düşünülerek ele alınmaktadır.

Özgürlük; kendine ve başkasına zarar vermemektir. Özgürlük, yaşamı anlamlandırmada isteklilik ve coşkudur. Dolayısıyla özgür insan; başkalarının farklılıklarını kabullenmiş ve insanların bir birine benzemek zorunda olmadığını içselleştiren bireydir. Okulun özgürlükten anladığı ise; bunun tam tersi bir şeydir. Herkes birbirine benzemelidir. Yani özgürlük diye bir şey yoktur. Özgürlük istemek; yasaları ve sosyal düzeni karşısına almaktır. İşte okul; bu istenmeyen zararlı (!!!) özellikleri törpülemek için vardır. Böylece herkes; okulun çizdiği yolda ilerlemekte özgür kalır. Yürümek istemeyen yaşamın dışına itilir. Zaten herkesin okulun kutsallığını anlaması da beklenemez!.

Çoğunlukla özgürlükle eşitlik neredeyse aynı anlamda kullanılır. Buna göre okulda herkes eşittir. Eşit olmakla özgür olmak aynı şey midir? Ya da gerçekten herkes eşit mi? Bugün bireysel farklılıklarımızın çokluğundan kaynaklanmıyor mu eğitimde sorunlarımız. Eğer bireysel farklılıklarımız eğitimdeki en büyük sorun yaratıcısı ise; nasıl oluyor da okulun eşitlikçi olduğunu ileri sürebiliriz. Okul eşitleyici olamaz. Aslında insanlarda eşit olmak istemezler. Bugüne kadar kendisi ile aynı yetki ve sorumlulukları paylaşan kaç politikacı gördü insanlık... Politika yapanlar eşitliği yönettikleri kitleler için isterler. Bu da onları daha kolay yönetebilmeleri için gereklidir. Çünkü; insanlar ne kadar eşit ise talepleri ve düşünceleri de o kadar eşittir. Eşit insanları ve düşünceleri yönlendirmek ve yönetmek her zaman daha kolaydır. Okulda bu yüzden eşitliği savunur. Eşitliği savunmayı özgürlüğü savunmak gibi göstermede ise oldukça beceriklidir. Karl Popper'ın otobiyografisinde özgürlük ve eşitlik üzerine söylediği şu sözler oldukça anlamlıdır (Bosetti,1997:5):

Birkaç yıl boyunca, hatta Marksizm'i reddettikten sonra bile sosyalist olarak kaldım; ve eğer bireysel özgürlükle kaynaşmış sosyalizm diye bir şey olsaydı, bugün de hala sosyalist olabilirdim. Çünkü siyasal ve sosyal açıdan herkesin eşit olduğu bir toplumda, gösterişsiz, basit ve özgür bir yaşam sürmekten daha iyi bir şey olamaz. Bunun sadece çok güzel bir düş olduğunu anlamam oldukça uzun sürdü; yani özgürlüğün, eşitlikten daha önemli olduğunu; eşitliği gerçekleştirme girişimlerinin, özgürlüğü tehlikeye düşürdüğünü; ve özgürlüğün yitirilmesi halinde, özgür olmayanlar arasında bile asla eşitlik olamayacağını çok geç algıladım.

Okul eşitlikçi mi olacak özgürleyici* mi olacak? Eğer okul özgürleyici olsaydı, herhalde insanoğlunun özgürlükle ilgili bir problemi de olmazdı. Ne yazık ki okul eşitlikçi olmayla özgürleyici olmayı birbirine karıştırıyor. Ya da bunu bilerek yapıyor. Çünkü; her okul içinde bulunduğu siyasal sisteme ilişkin insanlar yetiştirmeyi birinci hedefi olarak görüyor. O siyasal sistemin içinde insanlar eşit muamele görebilirler. Ama özgür bireyler oldukları ileri sürülemez.

Liberal bir okulun yetiştirdiği bir insan tipi ile sosyalist bir okulun yetiştirdiği insan tipinin; okul felsefesi açısından bakıldığında yukarıdaki genel özellikleri taşıdığı söylenebilir. Her ikisi de kendi içinde eşitlikçi olabilir. Hatta övünecekleri başarıları da buna bağlıdır. Ama bu insanlar özgür insanlar olamayacaklardır. Çünkü, bu okullardan yetişen insanların birbirlerini algılamaları hiç de olumlu olamayacaktır. Ama; özgürlüğü kendisine ve başkasına zarar vermeden yaşamak olarak anlayan bir okul olsaydı; ve bu okuldan bireyler yetişseydi; liberal ve sosyalist okul temsilcilerine olumsuz tutum sergilemeyeceklerdi ama diğer okullardan yetişen bireylerin tutumu ihtimal ki yine olumsuz olabilecekti. Çünkü; biri özgürleyici diğerleri ise eşitlikçi olduğu için bu sonuç doğal olarak ortaya çıkacaktı.

Okul ve özgürlük denildiğinde akla ilk gelen; yasalardır. Yasalar insan yapımıdır. Özgürlük ise; doğuştan sahip olduğumuz ve kısa bir süre; anne-babamıza emanet ettiğimiz bir kişilik özelliğimizdir. Daha bir yaşında iken; bağımsız yürüme edimi ile geri almak istediğimiz özgürlüğümüz, ne yazık ki anne-babamız tarafından sahiplenilmiştir. Bundan sonra ki, bütün yaşamımız, özgürlüğümüzü tekrar geri alma mücadelesidir. Ancak; ne yazık ki, zamanla, daha güçlü yapılar ortaya çıkar: sosyal çevre, gelenekler, yasalar ve okul? Okulla birlikte; bu mücadele çoğunlukla okulun lehine bitmiş olur. Çünkü; okul güçlüdür (arkasında siyasal güç vardır). Okul planlıdır. Okul, başka alternatiflerin olmadığına inandırır bizi? Oysa, okulun özgürlükten anladığı şudur; benim belirlediğim sınırlar dahilindeki her şey yararlıdır ve bu sınırlar dahilinde özgürsünüz. Bu anlayış ise insanın kendisine köleleşmesinden başka bir şeye yol açmaz. Ve adı konmayan bu özgürsüzlük anlayışı; insanlığın mutsuzluğudur. Mutsuzluk savaş ve acı demektir. Kim acı çekmek ister ki?

1921 yılında, Londra'nın yüz mil kadar uzağında Suffolk'un Leiston kasabasında kurulan Summerhill okulunda; öğrenciler kuralları öğretmenleri ile birlikte belirlemiş ve derslere isterlerse devam etmişlerdir. Summerhill, okul kuruluş sistemleri içinde, gerçekten de özgürlüğü olması gerektiği gibi kurgulayan ender okullardan biridir. Summerhill öğrencileri hiçbir zaman resmi okul öğrencilerinin ulaştığı parlak akademik kariyerlere sahip olmamışlardır. Onlar sadece yaşamı ve evreni kendi bireysel sınırları dahilinde anlamlandırarak mutlu olmayı öğrenmişlerdir (Neil, 1996). Kim mutlu olmak istemez ki...?

Sonuç

Geleneksel eğitim-öğretimde;
Bilgi kesindir,
Eğitimi, öğrencilere bilgi yüklemek için verilir,
Bilgi, gelecekte kullanılmak üzere edinilir,
Bilgilenme bilginin aktarılmasıyla gerçekleşir.
Çağdaş eğitim-öğretimde;

Bilimsel bilgi geçicidir,
Eğitim derin anlamalar sağlamalıdır,
Bilgi yeni bilgi üretmek için kullanılır (Özden, 2002:69-73).
Görüldüğü gibi yukarıdaki bulgulara itiraz edecek bir okullu bulmak nerdeyse imkansızdır. Ama gerçekten de, çağdaş dediğimiz okul sistemi çağdaşlaşmış mıdır? Araştırma bulgularına bakıldığında öyle görünmektedir. Yaşamın kendisine bakıldığında çağdaşlaşanın sadece beklentiler olduğu, okul felsefesinin, okul ürünü olan insanın hiç de çağdaşlaşmadığı ileri sürülebilir.

Ayrıca, gelensel ve çağdaş okula bakıldığında merkeze bilginin alındığı görülmektedir. Bilgili insan mutlu insan mıdır? Eğer öyle olsaydı; psikosomatik ve psikolojik hastalıkların 20. yüzyıldaki artışını başka bir bulgu ile açıklamak gerekirdi. Hayır bence çağdaş insan bilgili, mutsuz ve öfkelidir. Çünkü; okul aracılığıyla, kendi özüne ve doğaya yabancılaşmıştır.

Okul; mutlu bireyler yetiştirmek kaygısını taşımalıdır. Hatta bu kaygıyı o kadar abartmalıdır ki; okuma ve yazma gibi temel bir hedefin bile önünde yer almalıdır; bu kaygı. Okul; bireyin üstünde kutsanmış bir kurum olarak ele alınmamalıdır. Çünkü; okulun varoluş nedenlerinin hemen hemen tamamı, insan ve insandan kaynaklanan olgu ve olaylardır.

Aşağıda yer alan genel öneriler; okulun sahip olması gereken genel ilkeler olarak öngörülmektedir.

1. Okul bilgi dağıtım yeri değil, bilgi üretme ve paylaşma yeri olmalıdır.
2. Okul bireyin gereksinimlerine uygun programlarla donatılmalıdır. (Ergenlik döneminin en önemli sorunlarından biri olan bay-bayan arkadaşlığı veya flört bir dersin konusu olsa kötü mü olur?)
3. Okul bireyler arası sağlıklı insan ilişkilerini kurma görevini üstlenmelidir.
4. Okulun ve yaşamın ayrılmaz bir parçası olan öğretmen, artık "bay/bayan bilen" değil "bay/bayan paylaşan" olmalıdır.
5. Okul yönetimleri; hizmeti ile müşterisini mutlu etmeye çalışan bir işletme gibi yönetilmelidir.
6. Günümüzün okul-aile birlikleri çoğunlukla okulun fiziksel ihtiyaçları ile ilgilenmektedirler ya da çocuklarının notlarının nasıl yükseleceği/yükseltileceği sorunuyla. Okulun fiziksel alt yapısından programlarının oluşturulmasına kadar, öğrenci ve anne-babasına ciddi anlamda söz hakkı verilmeli ve bunun için her okulda yetki ve yaptırım gücü olan kurumlar oluşturulmalıdır.
7. Okul yönetiminde yetki ve sorumluluk sahibi olan yöneticilerden biri ( ya da yönetici yardımcılarından biri) belirli bir süre için söz konusu kurumdan seçilmelidir.
8. Okul, toplumun eskimiş ya da geçerliliğini yitirmekte olan değerlerinin değişmesine katkıda bulunmalıdır.
9. Okullardaki ölçme-değerlendirme anlayışı içinden notların etkinliği azaltılmalı ve notların yanı sıra; sosyal ve kültürel aktiviteler de öğrenciyi değerlendirmede ciddi biçimde kullanılmalıdır. Ben ilköğretim ikinci kademe öğrencisiyken, bütün öğretmenlerimizin ağız birliği ederek başarısız ilan ettiği bir arkadaşım; okul futbol takımının kaptanıydı. Ayrıca bir çok enstrümanı (flüt, bağlama, darbuka, gitar çaldığına tanıklık ettim) kullanabiliyordu. O arkadaşım; okulun yönlendirmesi ile okul kurumu dışına itildi. Belki de; çok iyi bir sporcu ya da müzisyen olabilirdi.
10. Okul programlarında; okuma-yazma dersi dışında, hiçbir öğretim düzeyinde zorunlu ders bulunmamalıdır. 11. Programlarda yer alacak dersler; günün koşullarına göre değiştirilebilir olmalıdır. Belki birkaç yüzyıl sonra! Uzaylılarla nasıl iletişim kuracağımız bir derse konu olabilir.
12. Derslerde; ders kitaplarına dayalı eğitim-öğretim anlayışı değişmelidir. Kitabın yerine;yaşantısı ile kendisini gerçekleştirmiş öğretmenler kılavuzlamalıdır, eğitim-öğretimi?
13.Eğitilmeme özgürlüğü insanın doğasından gelen bir haktır. Okullar, insanları zorla eğitme ilkesinde vazgeçmelidir. Bu hak insanlara tanınmalıdır.

Kaynaklar

1) Bosetti, Giancarlo (1997). Yüzyılın Dersi Özgürlük Ve demokratik Devlet Üzerine İki Konuşma (Karl Popper'le Söyleşen Giancarlo Bosetti), (Çev.:Sinan Gürtunca), Ankara: Sermaye Piyasası Kurulu.

2) Comenius, Yan Amos (1964). Büyük Didaktika, (Çev.: Hasip A. Aytuna), Ankara: Milli Eğitim Basımevi.

3) Dewey, Jhon (1995). Eğitimde Ahlâk İlkeleri, (Çev.:Ferhan Oğuzkan), Ankara:Şafak Matbaası.

4) Ergün, Mustafa ve Diğerleri (1987) "Üniversite Öğrencilerinde Dil Ve Anlatım Bozuklukları", İnönü Üniversitesi Sos. Bil. Ens. Dergisi, sayı:1, Malatya.

5) Harlak, Hatice (2000). Önyargılar Psikososyal Bir Analiz, İstanbul: Sistem yayıncılık.

6) Herodotos (2002). Herodot Tarihi, (Çev.: Müntekim Öktem), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

7) Illich, Ivan (1985). Okulsuz Toplum, (Çev.:T. Bedirhan Üstün), Ankara: Birey Ve Toplum Yayınları

8) Glasser, William (1999). Başarısızlığın Olmadığı Okul, (Çev.:Kıvılcım Teksöz), İstanbul: Beyaz Yayınları

9) Hobbes, Thomas (1993). Leviathan, (çev.:Semih Lim) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

10) http 1. http://www.genetikbilimi.com/genbilim/etkinogrenme.htm

11) Koçer, Hasan Ali (1971). Eğitim Tarihi (İlk Çağ) I, Ankara: A.Ü. yayınları No:19.

12) Krishnamurti, Jiddu (1988). Krişnamurti İç Özgürlük, (Çev.:İlhan Güngören), İstanbul: Yol Yayınları.

13) Krishnamurti, Jiddu (1994). Eğitim Üzerine Mektuplar, (Çev.:Buket Dilden), İstanbul: Arıon Yayınevi.

14) Neil, A.S. (1996). Bir Eğitim Mucizesi, (Çev.: Güler Dikmen Nalbantoğlu), Adana: Baki Kitapevi.

15) Özden, Yüksel (2002). Eğitimde Yeni Değerler, 4. Baskı, Ankara: Pegem Yayıncılık

16) Reboul, Olivier (1991). Eğitim Felsefesi, (Çev.: Işın Gürbüz), İstanbul: İletişim Yayınları-Cep Üniversitesi.

17) Russell, Bertrand (1995). Sorgulayan Denemeler, (Çev.:Nermin Arık), İstanbul: Tübitak Yayınları.

18) Russell, Bertrand (2001). Eğitim Üzerine, (Çev.:Nail Bezel), 5. baskı, İstanbul: Say Yayınları.

19) Spring, Joel (1991). Özgür Eğitim, (Çev.:Ayşen Ekmekçi), İstanbul:Ayrıntı Yayınevi.

20) Szaniawski, İgnacy (1980). Okulun Toplumsal İşlevi, (Çev.: Tahsin Yıkan), Ankara: Onur Yayınları

21) Voltaire (1977). Felsefe Sözlüğü, (çev.:Lütfi Ay), Cilt 2, İstanbul: Inkılap Ve Aka Yayınevi.

22) Yapıcı (Işık), Şenay (1993). "İlkokul Beşinci Sınıf Öğrencilerinin Sessiz Okuma Düzeyleri", Yayınlanmamış Doktora Tezi, İ.Ü. Sos. Bil. Ens., Malatya

Yazının Devamı : EĞİTSEL YAŞANTILAR

Yorumlar (0)add
Yorum Ekle

Yorum ekleyebilmeniz için siteye giriş yapmanız gerekmekte.. Hala üye değilseniz lütfen öncelikle üye olunuz.


busy
 
< Önceki   Sonraki >

Din Dersi Sitelerini Tek Sayfadan Takip Edebilmek Artık Mümkün !
Resime Tıklayınız .

Son Yorumlananlar

- İnanç Atlası (1 yorum)
- Cennette cuma günü nasıl yaşanacak? (2 yorum)
- Kuantum Fiziğinin Düşündürdükleri (2 yorum)
- Kum Yiyen Kuşlar (2 yorum)
- Kuantum Felsefesi (2 yorum)
- Farid Farjad (5 yorum)
- Alevilik nedir? Sünnilik nedir? (15 yorum)
- Host Değişikliği (1 yorum)
- olmayacak (2 yorum)
- Mavi Patikler (3 yorum)