dar bir açıdan..

Hz.Nuh ve Sümerler

8/2/2008

Aslında iddia Mümin Köksoy isimli bir jeoloji profesörüne dayanıyor. Kuran’da geçen Adem isimli iki şahsın birinin insanlığın atası Adem diğerinin de Sümerlere gönderilmiş bir peygamber olduğu, Nuh tufanının sadece şimdiki Irak’ta ki bir bölgeyi etkilediği, Cennetten sadece iki kişinin dünyaya indirilmediği, Karadeniz ve Aral-Hazar tufanları, Nuh’un gemisinin şekli gibi konularda fikir beyan ediyor.

Aşağıdaki konular hakkında bir kaç kırıntıda bizden olsun ..

1- İlk insan Adem ile Sümerlere gönderilmiş bir peygamber olan Adem’in ayrı şahsiyetler olması

2- Cennette sadece Adem ile Havva değil yüzlerce binlerce ademoğlunun dünyaya inmiş olmaları

3- Hz. Adem’den sonra Sümer halkına O’nun onuncu nesilden torunu Hz.Nuh’un peygamber olarak gönderilmesi

4- Hz.Nuh ve Tufan hadisesi. Tufan’ın bütün insanlığa değil sadece Hz.Nuh’un kavmine yönelik olduğu.

5- Hz.Nuh’un gemisi

6-Karadeniz Tufanı ve Sümerlerin Kökeni

İlk insan Adem ile Sümerlere gönderilmiş bir peygamber olan Adem’in ayrı şahsiyetler olması

 

Prof.Köksoy’a göre Hz.Nuh Sümerlere yaklaşık olarak M.Ö.2900 yıllarında gönderilmiş bir peygamberdir. O’nun yaşının kutsal kitaplarda 950 yıl olarak geçmesi ise şöyle açıklanmaktadır. Sümerlerin ilk kullandıkları takvim kameri ay hesabına dayanan bir takvimdi. Bu takvimde yıl yok sadece ay vardı. Ayın yeniaydan dolunaya kadar geçen yaklaşık 29-30 günlük süresi “bir sene” olarak isimlendiriliyor idi. Buna göre 950 yıl yaşadığı söylenen Hz.Nuh ile 1000 yıl yaşadığı söylenen Hz.Adem aslında bu ay takvimine göre 950 ve 1000 sene yaşamış bizim şu anda kullandığımız justinyen takvimine göre 77 ve 79 yıl yaşamış olması gerekiyor idi.

 

Kuran’da hz.Nuh’un “950 sene” yaşadığı söylenir. Burda geçen sene tabiri sözlüklerde belli bir zaman dilimini gösteren bir kelimedir. Sene kelimesi kesin olarak dünyanın güneş etrafında bir dönümü ya da Kameri 12 aya tekabul eden bir “yıl” kavramına denk gelmez. Mesela Sene-i Kuranî tabiri “eyyam-ı Kuran” (Kuran günleri) olarak çevrilmiştir. Burda sene kelimesi “geçen günler” olarak kullanılmış görünüyor. Yani “950 sene” tabiri tam olarak bildiğimiz 950 yıla tekabul etmeyebilir. Burda Köksoy’un ortaya koyduğu düşünceye itiraz sadedinde bir şey denilemez. Ayrıca Muhyiddin ibni Arabi Adem konusunda Futuhat-ı Mekkiye’de şöyle der:

“Bir kimsenin rüyasında gördüğü gibi, Allah bana yüzlerini tanımadığım bir gurup insanla birlikte kendimi Kabe’yi tavaf ederken gösterdi. İlk mısraını hatırlamadığım bir şiiri ezberden okuyorlardı.

“Yıllarca sen tavaf ettik.e biz tavaf ettik bu evin etrafını hep birlikte her birimiz”

Bu insanlardan birisi tanımadığım bi isimle kendini tanıtıp bana : ” Ben senin soyundan atalarından biriyim” dedi. “Öleli kaçyıl oldu” diye sordum. “40 bin yıldan çok daha uzun bir süre” dedi. “Ama” dedim, ” Adem (a.s) bu kadar yıl önce yaşamıyordu.” Şöyle dedi: ” Hangi Adem’den bahsediyorsun? Sana yakın olandan mı yoksa diğerlerinden mi” O zaman Peygamber(s.a.v.)’ in şu hadisini hatırladım:”Allah yüzbin Adem yaratmıştır” (Hayal Alemleri-W.Chittick-Kaknus Yayınları)

 

Elmalı Tefsirinde Nuh ile Adem arasında bin yıl olduğu sözüne getirilen yorum şöyle:

Bu bakımdan ya Âdem’in yaratılışına dayandırılan tarihin yanlışlığına hükmetmek veya O Âdem’den maksadın, insanlığın babası olan Âdem olmadığına inanmak gerekir.”(Hak Dini Kuran Dili-E.Hamdi Yazır-Zaman yay.)

 

Burada Hindu Kozmolojisinden bir alıntı yapalım. Hinduizmdeki kozmik devirler öğretisine göre “bu dünya”‘nın tam tekamülünü içeren bir “Kalpa” (en büyük devir.Kainatından yaratılışından Kıyamete kadar olan süre. Tabi bizim kainatımızın ve bizim kıyametimizin.) iki yedili “Manvantara” dan oluşur..Hindu geleneğinde zaman daireseldir.. (modern dünyanınki çizgisel,bize göre islamda ise helezoniktir). Zaman bir tekerleğe benzetilir. Ve her bir tam dönüş bir manvantaradır. Her Manvantara dört çağa (Yuga) ayrılır. Ve bu çağlarda bir iniş, bir düşüş sözkonusudur. Yani en mükemmel çağ ilk çağ en kötü çağ ise son çağdır. Kreta-Yuga denilen ilk çağ (Romalıların Altın Çağ dedikleri) manevi açıdan en mükemmel çağdır. Şamanistlerin ve bir çok dinsel içerikli metinlerin de dediği gibi o çağda insanlar göğe çıkabiliyorlardı. (Eliade,M.-Şamanizm) Diğer çağlarda tam bir “iniş” vardır. Bu “iniş” ile modern düşüncenin “ilerleme” mefhumuna dikkat çekelim. Modern düşünce bunun tam tersini ileri sürer. Eski Çağlar ilkeldir ve Darwin’e göre hayvansıdır. Zamanda ileriye doğru sürekli bir mükemmelleşme vardır. Bütün dinler bir “bozulma”‘dan bir “düşüş”‘ten bahsederken modern düşünce bir ilerleyişten bahsediyor. Burda modern düşüncenin herzaman gördüğümüz bir yanını görüyoruz. Hakikatları tersyüz etme. Darwin, Marx ve Freud (üçüde yahudidir) ile zirveye ulaşan ilerleme düşüncesi bu çağın manevi boşluğunu örtmek gizlemek için uydurulmuş bir saçmalıktır. (ayrıntılı bilgi için şu kitaba bakılabilir : Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı)

 

Manvantara’nın dört çağı Kreta-yuga, Treta-yuga, Dwapara-yuga ve Kali-yuga’dır. Süre olarak bunlar: Bir manvantarayı 10 kabul edersek 4-3-2-1 olarak dağılır. Hiç birinin kesin bir bitiş ve başlangıç tarihi yoktur. Ve ilham edilmemiş hiç bir kalp bunu bilemez. Bu romalıların altın, gümüş, tunç, demir çağına tekabül eder. Son çağ Kali-yuganın -ki karanlık çağda derler ve bazılarına göre 6480 sene bazılarına görede 2500 senedir- son zamanlarını yaşadığımıza inanılır. Acaba bu son çağda veyahut her Manvantara Çağında farklı bir Adem’mi geldi?

 

Adem sözcüğünün anlamlarından biri “KIRMIZI”dır. İbranice’deki “Topraktan olma” anlamına gelen “adamoh”, “Kan” anlamına gelen “dam”, “Kırmızı varlık” anlamına gelen “adam” sözcüklerinden birinden türemiştir. Ayrıca Latincede toprak manasına gelen “humus” ile insan manasına gelen “homo” yada “humunus” arasındaki benzerlik ilgi çekicidir.

 

İncil’de geçen Edom sözcüğüde ilgi çekicidir.Edom ile Adem arasında sadece sesli harflerde bir farklılık var. Edom “kızıl” demektir ve gerçekte farklı bir beşer ırkına tekabül eder.

 

Farsçada da Adem manasına gelen kelime Keyumers’dir. Süryanice de Adem toprak manasına gelir. (Geleneksel Formlar ve Kozmik Devirler – Rene Guenon – insan yay.)

 

 

2- Cennette sadece Adem ile Havva değil yüzlerce binlerce ademoğlunun dünyaya inmiş olmaları

 

Köksoy Adem ile Havva’nın cennette birçok çocuk ve torunu olduğunu yeryüzüne bunların hepsinin beraber indirildiğini, cennetteki “ruhani” bedenlerine mukabil dünyada biyolojik bir bedene sahip olduklarını ileri sürmektedir.

 

Ehli sünnet inancına göre cennet veya cehennemdeki beden ruhani bir beden değildir. İnsanlar şimdiki bedenlerine benzer latif bir bedene sahip olacaklardır. Kuranın ve Kutsal Kitapların bir çok yerinde Hz.Adem’in topraktan yaratıldığı sonra Ruh üflendiği söylenir.Buna göre cennetteki yaşam ruhani bir bedenle olan bir yaşam değildir. Hem ruhların üreyerek çoğalması garip bir iddia olur. Kurandaki “ihbitu – hepiniz inin” kelimesi ilk bakışta Adem ile Havva’nın cennette bir çok çocuğu olduğu imajını doğuruyor ise de tefsir alimleri bunu farklı bir şekilde yorumlamıştır.

Burda Adem ve Havva’nın şahsında tüm insalığa bir hitap vardır.(Hak Dini Kuran Dili – I-280.) Adeta Ademin sülbünden gelen herbir insana bir hitap sözkonusudur.

Bakara Suresi ayet :36-38:

36-Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” dedik.

37-Derken, Âdem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb’ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.

38-“İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.

 

Burda geçen “Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa” ifadesi “ihbitu” emrinin Adem’den sonra gelecek olan her nesle bir hitap olduğunu doğrular niteliktedir.

 

 

3- Hz. Adem’den sonra Sümer halkına O’nun onuncu nesilden torunu Hz.Nuh’un peygamber olarak gönderilmesi

 

Köksoy’un Hz.Adem’in yaklaşık olarak M.Ö.3100 yılında yaşadığı ve Sümerlere gönderilmiş bir peygamber olduğu yönündeki iddiasına hiçbir delil yoktur. O sadece Kitab-ı Mukaddes’in Hz.Adem ile Hz.Nuh arasında on neslin geçtiği görüşüne dayanıyor. Adem ile Nuh arasındaki kişiler Tekvin Kitabı 5.Babda şu şekilde sıralanıyor: Adem, Şit, Enoş, Kenan, Mahalalel, Yared, Hanok, Metuşelah, Lamek ve Nuh. Burda da görüldüğü gibi Nuh Kabil’in değil Adem’in diğer oğlu ve Kuran’da Peygamber olarak bildiğimiz Şit (Seth) soyundandır. Köksoy Bedrettin Cömert’e dayanarak soyu Kabil’e çıkarıyor.Adem ile Nuh arasında sadece İdris olduğunu birçok sahabenin kabul etmediğini İdris(as)’ın Nuh(as)’dan sonra geldiğini Elmalılı Hamdi Yazır kitabında aktarıyor. Unutmamak gerekir ki Kitab-ı Mukaddes sayı, isim, tarih ve soyağacı yönünden kesinlikle güvenilir değildir.Birçok yerde kendisini tekzib eder. Kitab-ı Mukaddesde bir yerde ki soyağacı ile başka bir yerdeki soyağacı veyahut bazı sayı ve isimler farklı ve hatta birbirini tekzip eder nitelikte olabilir. Maurice Bucaile kitabında Tevratta geçen bu tip yanlışlıklara işaret etmiştir. (Çıkış Kitabı – Maurice Bucaile – Gelenek yay.)

 

Köksoy sadece bu bilgiye dayanarak Hz. Adem’in M.Ö.3100 yılında yaşadığı tezini öne sürüyor. Başka bir dayanağı olmayışı ve Tevrattaki soyağaçları ve sayılara olan güven eksikliği bize bu iddianın yeterli delile dayandırılmadığını düşündürüyor. Hz.Adem ile ilk insan Adem farklı kişiler olabilirler fakat Peygamber Adem’in M.Ö.3100 de yaşayan ve Sümerlere gönderilen bir peygamber olduğu tezini doğrulanamaz.

 

Ali-İmran Suresinde geçen “Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı.” ayeti Adem, Nuh ve İbrahim’in aynı soydan gelen seçilmişler olarak göstermesi Adem(a.s.)’ın ilk Adem değilde ondan sonra gelen Peygamber Adem olma ihtimalini güçlendirir. Gerçekten Adem ile Hz.Adem farklı kişiler ise Kuran ve diğer Kutsal Kitaplar bu konuda kesin bir bilgi vermek yerine böyle ifadeler kullanmayı niye tercih etmiş olabilir?

 

Buna benzer bir ayette Meryem suresi 58. ayettir:

İşte bunlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir.”

 

Kuran’da her peygamberin hangi kavme gönderildiği belirtilirken Hz.Nuh’un gönderildiği kavimden sadece “kavim” olarak bahsedilmesi ilginçtir. Mesela İbrahim Suresi 9. ayette “Sizden önceki Nûh, Âd, ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin –ki onları Allah’tan başkası bilmez- haberi size gelmedi mi?” diyerek diğer kavimleri isim olarak bahsettiği halde Nuh kavminin ismi söylenilmez. Kuranda Ad, Semud, Eyke, Medyen gibi bir çok kavim ismi geçer fakat Hz.Nuh’un kavminin ismi geçmez. “kavm-i Nuh” , “Nuh’un Halkı” gibi tabirler geçer. Eğer Hz.Nuh zamanında tüm insanlık sadece Hz.Nuh’un halkından ibaret olsaydı halk ve kavim gibi bir bütünün parçalarını ifade eden terimler Kuran’da kullanılmazdı kanaatindeyiz. Demekki Hz.Nuh sadece kendi kavmine gönderilmiş kavmi ise o zamanki yaşayan insan topluluklarından sadece biri olarak hayatlarını sürdürüyor idi. Araf suresi 59. ayette “Andolsun, Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik ..ilh..” buyrulmaktadır. Hz.Muhammed (sav) bir hadisinde diğer peygamberlerden farkını anlatırken kendisinin tüm insanlığa gönderildiğini halbuki kendisinden önce gelen peygamberlerin sadece kavimlerine gönderildiğini söylemektedir. Önemli bir husus bu hadiste Hz.Adem’den de bahsedilmemektedir. Yani Adem(as) da tüm insanlığa gönderilmemiştir.

 

Elmalılı Hamdi Yazır Nuh Suresi 1-3. ayetlerin tefsirinde şöyle der:

“Kavmine gönderdik.” Burada Hz. Nûh’un bütün insanlara değil, kavmine gönderildiği anlaşılıyor. Zira Peygamberler içinde bütün insanlara gönderilmiş olmak Peygamberimiz’e ait bir özelliktir. O zaman yeryüzünde ne kadar insan ve hangi kavimler vardı ve yeryüzünün nerelerinde insanlar yaşıyordu, onu da ancak Allah bilir. Bununla beraber Alûsî’nin açıklamasına göre denilmiş ki, Hz. Nûh’un kavmi Arap yarımadası ve ona yakın yerlerde oturuyordu. Meşhur olan da onu Kûfe topraklarında yani Irak’ta yaşadığı ve orada kendisine peygamberlik görevi verilmiş olmasıdır. Bundan Nûh tufanının da o bildiğimiz her tarafı sarmış olma özelliği Nûh kavmine ve onların hepsine ait demek olup bütün yerküresinin her tarafını kapsaması gerekmiyeceği ve o vakit yeryüzünde onlardan başka insan bulunup bulunmadığı da kestirilemiyeceği anlaşılıyor ki, Âlûsi’nin de tercihi budur.(Hak Dini Kuran Dili-E.Hamdi Yazır-Zaman yay.)

 

Hz.Nuh’un adı Sümer dilinde Ziusudra, Akad-Sami dillerinde Uta-Napiştim, Babil Gılgamış Destanında Utnapişti, İbranicede Noah, Eski Yunan’da Xisoukhros ve Türkçe’de (altay destanlarında) Nama olarak geçiyor. Nuh Sümerlerin Şuruppak şehir devletinin kralı ve yahut soylu kişilerinden biri idi. Nuh’un kavminin kendisine söylediği “sana inananlar hep ayak takımı” ifadesi O’nun soylu biri olduğunu gösterir. Zisudra destanı yaklaşık olarak M.Ö. 2900 yılında geçiyor ve M.Ö. 2600 de tabletlere yazılıyor. Bu tablet Nippur’da bulunmuş. Akadcada “çok akıllı” manasında gelen “atrahasis” destanıda tufandan bahseden bir yazılı belge. M.Ö.1636 tarihli Ninova’da bulunan bir kil tablet üzerinde okunuyor. M.Ö. 1200 tarihli meşhur Babil Gılgamış destanıda tufandan ve Gılgamış’ın Ab-ı Hayat’ı bulmak için Utnapitim’e olan seyahatinden bahsediyor. Tufan’dan bahseden bir diğer kaynak ise Tevrat. M.Ö. 1200′lerde yaşayan Hz.Musa’ya indirilen Kutsal Kitabın en eski yazmasının M.Ö.400′lere kadar gittiği söyleniyor.Romalı Berossus da kayıp kitabında tufandan bahsetmiş (M.Ö.281) ayrıca ermeni tarihçi Moses of Koren de M.S.800 tarihli kitabında tufan olayından bahseder. Fakat bu kitap birçok saptırmalarla doludur.

 

4- Hz.Nuh ve Tufan hadisesi. Tufan’ın bütün insanlığa değil sadece Hz.Nuh’un kavmine yönelik olduğu.

 

Köksoy bu görüşünde yalnız değildir. Bir çok tefsir alimi (kendiside Elmalılıyı örnek olarak verir) Köksoy ile aynı görüştedir. Alusi, İbnul Esir, Elmalılı, S.Kutup gibi tefsirciler bu kanaattedir. Fakat “Allahu al’em” kaydını düşerler.

 

Elmalılı söyle der:

İbnü Esir “Kâmil”de ve Ebulfidâ “Tarih”inde: “Mecusiler, Tufanı tanımazlar. Bazıları da Tufanın varlığını ikrar eder ve fakat Bâbil bölgesi ile ona yakın yerlerde olduğunu ve “Küyümers” yani Âdem oğullarının meskenleri doğuda olduğundan onlara Tufan’ın ulaşmadığını iddia ve zanneder. Aynı şekilde Hind, İran, Çin gibi doğu ülkeleri Tufan’ı tanımazlar. Bazı İranlılar onu itiraf eder ve fakat “genel değildi, Hulvân geçidini geçmemişti” derler. Doğru olan, yeryüzünde yaşayanların hepsinin Nûh (a.s)’un çocuklarından olmasıdır. Zira “Ve onun neslini baki kalanlar kıldık.”(Sâffat, 37/77) buyrulmuştur” diye yazarlar. (Sâffat Sûresi’ndeki bu âyet ile Hûd sûresindeki, “Denildi ki: Ey Nûh! Sana ve gemide seninle beraber bulunan müminlere bir selam ve bereketlerle in. Onlardan bir takım kâfir ümmetler olacak ki, biz onları dünyada rızıkla faydalandıracağız.”(Hûd, 11/48) âyetinin tefsirine bkz.)”

 

Hud Suresi tefsirinde de Elmalılı şöyle der:

 

Nuh Sûresi’nde Hz. Nuh’un duası “Ey Rabbim , kâfirlerden hiçbirine yeryüzünde adım atacak bir yer bırakma!” (Nuh, 71/26) şeklindedir. Buna göre, tufanın yerküre üzerindeki alanı da, kutup bölgeleri de dahil olmak üzere bütünü ve her tarafı değildir. O devirde insan ile meskun olan kısımlarını hesaba almak gerekecektir. O devirde Hz. Nuh’un bütün insanlara mı yoksa, kendi kavmine mi peygamber gönderildiği bahis konusu edilecektir, ki, bu noktada ihtilaf vardır. O devirde henüz insanlar Âdem’den beri bir tek kavim halinde miydiler, yoksa değişik kavimlere ayrılmış ve çeşitli bölgelere dağılmış mıydılar? Şurası kesindir ki, Hz. Nuh’un peygamber olarak gönderildiği kendi kavminin bulunduğu yerde tufanın umumiliği kesin, bunun ötesi zan ve tahmindir.

Devam eden ayetin tefsiri sadedinde de şöyle denilmiş:

Demek oluyor ki, tufandan sonraki insanlar yalnızca Hz. Nuh’un üç oğlunun soyundan ibaret değildir. Hz. Nuh’un yanında bulunan az sayıda müminlerin sülâleleri de berekâta mazhar olmuşlardır. Zira Hz. Nuh’un yanında bulunan oğulları “ve ehleke” ifadesinden de anlaşılacağı üzere ailesine dahildir. Yani onunla birlikte olup ona iman edenler ise aile fertlerinin dışında kalan müminlerdir ki, selamet ve berekât ile ayrıca taltif edilen “Yani seninle beraber olanlardan üreyecek ümmetler.” ifadesi gayet açık olarak diğerlerini kapsamına alır. O halde bütün ümmetlerin Hz. Nuh evlatlarından üremiş oldukları hakkındaki tarihi görüş, mutlak bir hakikat değil, çoğunluğu Nuh’un soyundan anlamına gelir. Zira bu selamet ve berekâtta en büyük hisse Hz. Nuh ile evlatlarına aittir.”

 

Ayrıca Ali Ünal tefsir mahiyerindeki Kuran Meali’inde Nuh tufanının tüm dünyayı kapsamadığı sadece bölgesel mahiyette olduğu,tüm dünyayı kapsamasının jeolojik açıdan mümkün olmadığını belirtir. (Kuran-ı Kerim ve Açıklamalı Meali – Ali Ünal – Define yay.)

 

Eğer O zaman ki tüm insanlık Nuh’un kavmine has değilse – ki kavim ibaresinin ve Nuh’un Sümerlere gelmiş olabileceği yönündeki tezin (en azından Zisudra destanına dayanarak) verdiği kuvvetle bunu rahatlıkla diyebiliriz- mesela Himalayalarda yaşayan insanların tufandan nasıl kurtulacağını akla getiriyor. Araf Suresi 64. ayette de “Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk.” ifadesi sadece Hz.Nuh’un kavminden inkar edenlerin bu azaba düçar olduklarını söylüyor gibidir.

 

Köksoy Tufanın fazla büyük olmadığını büyük bir sel olduğunu söylüyor bu Kuran ayetlerine ters görünüyor. Jeolojik olarak o bölgede bu kadar büyük bir tufanın olup olmadığı henüz araştrılmış bir konu değil. Fakat Kuranda “dağlar gibi dalgalar” ifadesi Kuranın icazınıda akılda tutarak denilebilir ki bir mübalağa değil gerçek bir olayı belirler.Hud Suresi 42. ayette belirtildiği gibi “Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu.”

 

5- Hz.Nuh’un gemisi

 

Hz. Nuh’un gemisi konusunda Köksoy’un söyledikleri Kuran ayetlerine ters düşer. Kamer Suresi 13. ayette geçen şu ifade : “Biz Nûh’u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik.” geminin o zamanın teknolojisine göre farklı bir şekilde olduğu hatta kavminin Nuh ile “bu kadar büyük ve levhalardan oluşmuş bir gemi -Dicle veya Fıratta- nasıl yüzecek türünden alay geçtiği” söylenir. Hz.Nuh “Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap (Hud 37)” emrine göre yeni bir teknolojiye göre yeni mucizevi bir gemi inşa ediyor, “Kavminden ileri gelenler her ne zaman yanına uğrasalar, onunla alay ediyorlardı.(Hud 38)”

 

“Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır.(Hud 41)” denilmesinden mucizevi olarak geminin dalgalar arasında gitmesi kürek ya da yelkenli ile olmayıp tamamen ilahi kudret boyunduruğu altındaydı. “Nihayet emrimiz gelip, tandır kaynamaya başlayınca (fâre’t-tennur) (Hud 40)” ifadesi insanın aklına buharlı gemi düşüncesini getirmektedir. Ali Ünal’da ayet ile ilgili açıklama verirken buna değinir.(Kuran-ı Kerim ve Açıklamalı Meali – Ali Ünal – Define yay.) Ayrıca E.Hamdi Yazır’da “Tennur” kelimesini açıklarken bunun buharlı gemi olabileceğini belirtir. “Tennur: Lügatte kapalı bir ocak, bir fırındır ki, dilimizde “tandır” olarak kullanılır. Leys demiştir ki; “tennur” genellikle bütün dillere gelmiş olan bir kelimedir. “Feveran” kelimesi de biliniyor ki, kuvvet ve şiddetle kaynamak ve fışkırmaktır. Şimdi biz gemiden söz edilirken tam ocak feveran ettiği sırada yük emri verildiğini işittiğimiz zaman o geminin hareket etmeye hazır bir vapur olduğunu anlamakta hiç tereddüt etmeyiz. Lakin vapuru görmemiş olanlar bunu anlayamazlar ve “Acaba bu ocağın feveranı da ne demektir? Bu olsa olsa bir işaret olacaktır.” diye düşünmekte mazur olurlar…Âyetin bu zahirine karşı, “O zaman öyle bir vapur nasıl yapılabilirdi? Yapılmış olsa bu sanat unutulur mu idi?” gibi vehim ifade eden bir iki sual akla gelebilir. Halbuki daha önceki çağlarda bilinip de sonradan kaybolup gitmiş bir takım sanatların olduğu bile tarihi misallerle sabittir. Kaldı ki Nuh, gemisini beşerin bilgi ve tecrübe birikimiyle değil, doğrudan doğruya “Bu gemiyi Bizim gözetimimizde ve vahyimize göre yap!” âyetinde de ifade buyurulduğu gibi, Allah’ın vahyi ile ve yine O’nun gözetiminde yapmıştır.” İnsanların geçmişte belli bir teknolojiye sahip olduğu bunları sonra unuttuğu bir vakıadır. Piramitleri yapan Mısırlılar ile onlardan binlerce yıl sonra gelen Mısırlılar birbirinin soyundan geldikleri halde aynı tekolojiye sahip değillerdi. İnka-Aztek Medeniyeti de çok ileri giden bir teknolojiye sahip iken ilginç bir şekilde çöküşe geçmiş adeta o teknolojiden ispanyollar geldiğinde eser kalmamıştı.

 

Nuh’un gemisi Kuran’a göre “Cudi’ye” oturmuştu. Ayetlerde Cudi kelimesi bir tamlama şeklinde verilmiyor. Yani hiçbir ayette Cudi Dağı şeklinde bir ifade geçmiyor. Bu durum Prof.Köksoy’unda belirttiği gibi geminin Cudi isminde yüksek bir bölgeye oturuğu şeklindedir. Zaten geminin karaya oturması yerin sularını çekilmesinden sonra olmuştur. Bu yüksek bölge Babil Dünya haritasında gösterilen şimdiki Musul civarındaki Cudi isimli bölge olma ihtimali çok yüksektir.

 

“Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?(Kamer 15)” demekki tufan veyahutta Nuh’un gemisi herkesin görüp ibret alacağı bir şekilde izler bırakmıştı. Bu “Var mı düşünüp öğüt alan” ibaresi o zamana münhasır olabileceği gibi ileriki bir zamanda Tufan ile ilgili alametlerin ortaya çıkacağının göstergesi de olabilir.

 

Ayrıca “‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın.(Nuh 23)” burada belirtilen bu isimdeki putlar bize Nuh’un kavmini tesbit etmede bir ipucu olabilir. Tarihsel ve etimolojik olarak bu isimlerin incelenmesi ve geçmiş milletlerin Tanrı isimleriyle karşılaştırılması Nuh’un kavmini tesbitte faydası olabilir kanaatindeyiz.Bazı tefsirciler burda geçen isimlerin Hindu putları olduğunu söylemiştir.

 

6-Karadeniz Tufanı ve Sümerlerin Kökeni

 

Kitapta Köksoy birçok jeolojik veriye dayanarak ve bazı tahminlerde bulunarak şunları söylemiştir: Karadeniz şimdikinden çok daha küçük bir göl idi. Kuzeyden gelen buzul sularını taşıyan ırmaklarla besleniyordu Hazar ve Aral gölleri Karadeniz’den daha büyük ve şimdikinin birkaç misli büyükdü. Bu göller ırmaklarla birbirine bağlı idi ve bu göllerin çevresinde hayat standardı olarak çok ileri düzeyde yaşayan insanlar vardı. Karadeniz Akdenizden seviye olarak yaklaşık 150 m daha aşağıda bulunuyor idi. Marmara iç denizi ile Karadeniz arasında bir bağ yoktu. Sakarya sazlığı suların geçişine izin vermiyordu. Boğazı iyice aşındıran sular büyük bir şelale olarak Karadenize akmaya başladı. Karadeniz’in kenarında yaşayan halklar bu büyük tufandan kaçmak için değişik yörelere göç etmeye başladılar Karadenizin suları günde 10 - 15 metre yukseldiği için insan ve kaçabilecek durumda olan hayvanlar bu tufandan kurtuldular. Turan Ovası sakinleri için kötü günler başladı. Kuzey buzul göllerinin suyu kesildi ve kuraklık başladı. Kuraklık Aral ve Hazar göllerini çok ufalttı artık halk göç etmek durumunda kaldılar. Bu büyük topluluk Hindistandaki Harapa - Mohenjodaro ve Sümerlerin kökeni olarak bu ülkelere göç ettiler. Kendi yüksek kültürlerini geldikleri yerde de devam ettirdiler.

 

Burda Platon’un da bahsettiği Atlantis kıtasından bahsetmek istiyoruz. Rene Guenon Atlantis’in kuzeyde olduğunu düşünerek Uzak-Kuzey Atlantis olarak isimlendiriyor. Atlantis’in sular altında kalması ve o efsanevi şehrin çok ileri bir tekniğe sahip olması gerektiği aynı zamanda bu şehrin Hindu kutsal metinleri Veda’larda belirtildiği şekilde Kuzeyde hatta kutuplara yakın olduğu ve bir Manvantara yada yuganın sonunun bu şehrin sular altında kalmasıyla aynı zamana tekabül ettiği gibi bir takım düşünceler serdediyor. Eski yunanlıların bahsettiği deucalions ve oyges tufanları ile Hindu Veda’larda geçen ve içinde bulunduğumuz Manvantaradan önce olan Satyavrata tufanları ile bu Atlantis tufanını ve hatta Nuh Tufanını karıştırmamak gerekiyor. Guenon Atlantis’i “Kırmızı Irkın” geleneği olarak adlandırıyor ve “Kırmızı” anlamına gelen Adem ismi ile ilişkilendiriyor. Atlantis ile Keltler arasında bir ilişki olabileceği üzerinde duruyor. Adem sözcüğü “topraktan olma” anlamına gelen “adamoh” veyahutta “kan” anlamına gelen “dam” sözcüklerinin birinden türemiş olabilir. Halbuki başka bir görüş bu iki kelime manasınıda birleştirmiş görünüyor: “kırmızı kil toprak”. Kızıl anlamına gelen Edom sözüğü ise Guenon’a göre bizim içinde bulunduğumuz manvantaradan önceki beşer ırklarına tekabül ediyor. Prof. Köksoy bunları Homo-Spiens’ten önce dünyada yaşayan âkıl varlıklar olarak değerlendiriyor.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Taşınma

11/3/2007
Buradaki gerekli gereksiz bir kaç yazıyı yeni siteye taşımaya karar verdim.. Belki birilerine faydası olur.. Sitede bir kaç isim ve kitap tanıtımı yapmaya çalışacağım kendimde istek bulursam ...
www.kibritiahmer.org

aslında siteyi ibn arabi hz.lerine ayırmak istemiştim.. bir forum ve bir wiki olarak... ama arkadaşlar öyle bir çalışma başlamtmışlar .. : www.ibnularabi.com

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Rene Guenon

23/3/2006


Rene Guenon (1886-1951)



Rene Guenon'u 15 Kasım 1886 da doğduğu Blois (Fransa) şehrinden 7 Ocak 1951 de vefat ettiği Kahire'ye (Mısır) kadar takip etmek, bu yorulmak bilmez dimağın hayatından kesitler sunmak gibi bir şey yapalım istedik. Hayatı hakkında yeterince Türkçe kaynağın olmayışı ve Guenon'un kendisinin hayatı hakkında bilgi vermekte ketum oluşu ve nerede ise son yirmi yılını tam bir inziva hayatı içerisinde geçirmesi etraflı bir yazıya meydan vermiyor. Fakat sanal ortamda Guenon hakkında türkçe fazla bir bilgi bulamadığımızdan dolayı böyle bir işe girişelim dedik. Katolik doğan, ökült ve ezoterik bir çok akımı içerden tanıyan, bir dönem Mason olan ve gerçek masonluğu anlatan kitaplar yazan, hinduizmi araştıran, hinduizmden islama yol bulan ve son yirmi yılını tam olarak islami bir çizgide yaşayan Şeyh Abdulvahid Yahya'dan bahsetmek Avrupa'nın modernlik kültünün yıkılışını da seyretmek olacaktır. Kendinden sonra ismiyle anılacak bir "ekol"un kurucusu kabul edilebilecek ve bir çok kimsenin dolaylı yoldan islamla tanışmasına vesile olmuş, bir çoğununda kendi dinlerinin özünü hakikatini kavramalarını sağlamış biri olan Rene Guenon kimdir?

Guenon çok az konuşan hele kendi hakkında hiç konuşmayan biridir. Çocukluk ve gençlik dönemlerine dair fazla bir bilgi mevcut değildir. O niceliğin, bireyciliğin egemen olduğu bir çağda nesnelliğ ile öne çıkmış biridir. Koyu katolik bir mimarın (Jean-Baptiste Guenon) oğlu olarak Blois'te 15 Kasım 1886'da doğar. Tam ismi Rene Jean-Marie_Joseph Guenon'dur. Çok zayıf doğduğu için sağlığı pek yerinde değildir. O'na teyzesi Bayan Duru bakar. Bir öğretmen olan teyzesinden ilk eğitimini alır. 1902'de edebiyat, 1903'te felsefe eğitimi alır. 1904'te matematik bölümüne kaydolur. Sağlık sorunları ve hocalarının tavsiyesi ile 1904 sonlarında Paris'e Rollin Kolejine kaydolur ve matematik eğitimini burada devam ettirir. Saint Louis adasında 18. yy'dan kalma bir binada bir oda tutar ve yaklaşık 25 sene burda kalır.



Klasik eserler kendini tatmin etmemeye başladığında o sıralar pek revaçta olan okültik ve neo-spritualist çevrelere girer. Daha sonraları okültik çevrelerle irtibatını keserek Thebah Mason Locasına kabul edilir. 1914'te bu locadan ayrılacaktır.Hindistandan gelen bir gurup ile tanışması ve bu guruptan kitaplardan öğrenemeyeceği bir çok şeyi öğrenmesi bu döneme rastlar. 1909 yılında Gnostik Kilise'ye girer ve Palengenius adıyla psikopos olur. İlk yazılarında bu adı kullanır. bu sıralarda tanıştığı iki kişi onun hayatının dönüm noktası olur. Leon Champrenaud ve Albert de Pouvourville . Leon Champrenaud Abdulhak ismini alarak müslüman olmuş biridir. Albert ise Taoisttir. Guenon iki arkadaşı ile birlikte "La Gnose" dergisini kurar . Bu dergi 1909-1912 yılları arasında yayın yapar. Guenon ilk yazılarını burda yayınlar ve çevresi ona "büyük metafizikçi" ünvanını verir. La Gnose'de yazılar yazan AbdulHadi isminde sonradan müslüman olmuş John Gustaf Agueli vasıtasıyla Sufilik yolunu öğrenir. Muhtemelen AbdulHadi 1907'de Kahire'de Şeyh Abdurrahma Aliş el-Kebir' e intisab etmiştir 1910' da tanışan iki dost 2 sene hep beraber olur. Abdulhadi İsveç'e dönerken tüm yazılarını Guenon Palengenius'a devreder. Guenon 1912'de ilk evliliğini yapar. Yine bu yıl AbdulHadi vasıtasıyla Şeyh Abdurrahman Aliş el-Kebir'den feyz alarak Müslüman olur ve adını AbdulVahid Yahya olarak değiştirir.

Şazeliye tarikatı gibi Rene Guenon'da Muhyiddin ibni Arabi'den büyük ölçüde etkilernir. Rene Guenon'un satır aralarını okuduğumuzda sanki ibni Arabi okuyormuşuz hissine kapılırız. Sanki İbni Arabi'nin yakın bir müridi dirilmiş bu köhne çağda etrafına ışık saçıyor gibi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yapan Guenon 1917'de Cezayir'e Fransızca öğretmeni olarak atanır ve bir yıl kaldığı Cezayir'de mükemmel derecede Arapça öğrenir.



İnsanlığın büyük bir savaşın içinden çıktığı, büyük imparatorlukların (başta Osmanlı) yıkıldığı bir dönemdi yaşanan. Ateizm ve materyalizm en güçlü çağını yaşıyor, ahlak çökmüş durumda. İnsanın maymundan geldiği aksi ispatlanamaz bir gerçek gibi sunuluyor ve "milletin âkılları" bu safsatalara inanıyor. Din ayaklar altında dindarlık sadece boş duygusal sapmalar olarak görülüyor. Artık insanlık hep ileriye gidecek, bir daha asla savaş olmayacak zannediliyor. "bugün dünyanın şanlı şafağında bulunmaktayız" diyecek kadar kör insanlarla dolu bir dünya. Uydurdukları "ilerleme" mefhumuna kökten bağlı bu güruh dünyanın artık mükemmele gideceğine o kadar inanamaktadır ki yaklaşık 20 yıl sonra milyonlarca insanın öleceği bir savaştan tamamen habersizdirler. Guenon din karşıtlarının zafer çığlıklarına boğulan bir dünyada Din'in metafiziğin soluğu olacaktır batı dünyasında. Osmanlı topraklarında Bediüzzaman'ın yaptığını bambaşka bir şekilde Rene Guenon batıda yapacaktır.

1928'de eşini ve teyzesini kaybeder. Bu yıllarda "Voile D'Isis" dergisinde Frithjof Schuon ile birlikte yazılar yazmaktadır. Bu dergini ismini daha sonraları 1933'te "Etudes Traditionnelles" olarak değiştirecektir. Guenon yine bu yıllarda Mısırlı Hasan Ferid Dina ve eşi Amerikalı Marie Dina ile tanışır. Guenonun eserlerinden faydalanan bu zatlar Guenon'u araştırma yapmak için Kahire'ye gitmeye ikna ederler.

5 Mart 1930'da Bayan Dina ile birlikte 3 aylığına Mısı'a giderler. üç ay sonra Bayan ina geri döner ama çalışmalarını bitiremeyen Guenon burada kalır. Bir kaç kez Fransa'ya geri gidip işlerini düzeltmek istemesine rağmen geri dönemez. Kahire'de gizli bir hayat sürmeye başlar. Adresini Fransa'daki hiç bir kimseye vermez. Bazı düşmanlarının (muhtemelen masonlar) kendisini zehirleteceğini veya kendisine büyü yapacağından çekinerek bir kaç dostu dışında kimseye yerini söylemez. Zaten burda sıradan bir Mısırlı gibi hayat sürmektedir "Şeyh AbdulVahid Yahya" . Önce Şeyh Selame Radi daha sonra Şeyh Muhammed İbrahim'in sohbet halkalarına katılır. El Marife dergisinde arapça makaleler yazar. ("Nefsini Bil" ve "islam uygarlığının Batıdaki etkisi" )Arapça olarak ve AbdulVahid ismini kullanarak tek yazdığı yazılar bu dergideki yazılardır.



1934'te Şeyh Muhammed İbrahim'in kızıyla evlenir. 1937'de kayınbabasını kaybedince Kahire dışındaki Dokki mahallesine taşınır. "Villa Fatıma" ismini verdiği bu beyaz evde ömrünün geri kalanını geçirecektir.

Villa Fatıma

Romatizmaya yakalanır ve uzun süre hareket yeteneğini kaybeder 1938 de iyileşir fakat bir yıl sonra tekrar hastalığı nükseder. Martin Lings (Şeyh Ebubekir Siraceddin) , Fritjhof Schuon (Şeyh İsa Nureddin), müslüman olmuş bir Amerikalı olan Şeyh AbdulGafur ve Fransız Şair Lamartine'in torunu Bayan Valentine de Saint Point (müslümandır ve ismi Ravheya Nureddin'dir) Guenon'u kısa sürelerle ziyeret ederler. 1944'te Hatice, 1947'de Leyla, 1949'da Ahmet isminde çocukları dünyaya gelir. Marco Pallis ve A.K.Coomarasvamy'nin oğlu da kendisini ziyaret edenler arasındadır. Şeyh Ebubekir'in (Martin Lings) ısrarlarına rağmen doktor kontrolunu reddeder. Hep halk ilaçlarını kullanır. Bir defalğına Martin Lings'in getirdiği müslüman bir doktorun kendisine bakmasına izin verir. 1950 sonlarında kan zehirlenmesi nedeniyle bacaklarında yaralar açılır bu yaralar bitkisel ilaçlarla tedavi edilir. Hastalığı ilerler ve 7 Ocak 1951 de Hakk'ın rahmetine kavuşur. Ölmeden önce yattığı yerden zorlukla doğrulmuş ve son sözünü söylemiştir : " En- Nefsu Halas. Allah! Allah!" (nefis kurtuldu). Vefatından bir kaç ay sonra dünyaya gelen oğluna O'nun ismi (AbdulVahid) verilmiştir.






Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Sonsuz ve Sınırı Belirsiz

18/3/2006


Rene Guenon'nun da sık sık belirttiği gibi (1) modern bilimler aslında geleneksel bilimlerin tahrife uğramış kalıntılarından başka birşey değildir. Bir çok kimse matematiği bunun dışında tutmuş matematiğin soyut yapsından hareketle kadim bilimlerden en geniş manada izler taşıdığından bahsetmişlerdir. Fakat bu bir aldatmacadan başka birşey değil. Şimdiki matematik her ne kadar kendini biraz olsun geleneksel kutsal bilimlere (scentia sacra) yaklaştırmışsada temelindeki modern yozlaştırmadan dolayı kutsal bilimlere taban tabana zıttır.

Harfler seslerin elbisesidir derler. Aynen bunun gibi sayıların elbisesi de rakamlardır. Peki sayıların vücudu nedir? Geleneksel bilime göre her sayı bir şekil ile ifade edilir. Bu hiyeroglif şekller zamanla bozularak şimdiki bildiğimiz rakamlara dönüşmüştür. Sayı aslında bir işlemler yığınını ifade etmez. Modern bilim gibi tamamen ampirik kökenli değildir. Sayı bir gerçekliği hakikati ifade aracıdır. Bütün "simgeler" gibi sayılarda söz ile ifade edilemeyen "Hakikat" in şekillerle akla yaklaştırılmasını sağlar. Her harfin ilahi bir kökeni olduğu gibi her rakamsal seklinde ilahi bir kökeni vardır.. Bunlar rastgele oluşturulmuş bir şekiller yığını değildir. Her harf ve şekil bir gerçekliği bir varoluş düzeyini temsil eder. Görünen alemden varlığın mana boyutlarına bir işarettir.

Matematiksel manada "sonsuz" diye ifade edilen şey aslında gerçek sonsuzu göstermez. Bu sadece "sınırı belirsiz"dir.. Sonsuzu ifade eden matematiksel şeklinde gösterdiği gibi.. Sonu belirsiz sonlunun sınırlının uzatılmış genişletilmiş halinden başka bir şey değildir. Bu mantığa göre her n sayısından daha büyük bir n+1 sayısı vardır. Bu yanlış belirleme modern insanların zihninde şu soruyu doğurmuş :" Tanrı kendinden daha büyük bir şey yaratabilir mi?" Bu kadar mantıksız ve soranın akli melekelerinden şüphe edilecek bir soru böylece mantık kisvesine bürünmüş olur. Tüm modern zihniyet tamamen materyalist bir zihniyetle inşa edilmiş modern bilimlerin bir yansımasından başka bir şey değildir. Hiç alakasız gibi görünen bir bağ vardır bazen aralarında. Bu soruyu soran kimse sonsuzdan daha büyük bir şeyin olmasının saçmalığının asla farkına varamaz. Çünkü onun zihinsel yapısı tamamen modern matematiğin cürufu arasındadır. En tehlikesiz görülen modern bilimlerin en soyut ilmi matematiğin bile insan zihninde yaptığı bu onarılması zor tahrip diğer modern bilimlerin zihne yaptığı tesiri anlamada bir ölçü olabilir. Daha çocuk yaşlarda zihne uygulanan bu profan bombaların etkisi çok korkunç olur: Her şeyi anlayabileceğini zanneden ve fakat madde dışında her şeye gözleri kapalı bir mahluk.

Sonsuz kavramını tanımlamaya kalkışmak açıkça mantık dışı bir harekettir. Sonsuz adı üstünde hiç bir şey ile sınırlanamaz. Onu anlatmaya çalışan her tarif bir tahdid bir sınırlamadır ve bu haliyle sonsuzu anlatmaktan uzaktır. Ve gerçekte sonsuz varlığın dışında bir varlığın olması da akıl dışıdır çünkü başka bir varlık sonsuzun sınırlandırılmasından başka bir şey olamaz ve buda sonsuz kavramının yapısına terstir. "Var olan her şey O'nun gölgelerinin gölgelerinin gölgeleridir."

Sonsuzu modern matematiğin etkisi ile bir nicelik olarak kavramak onun arttırılabilir ve eksiltilebilir bir şey olmasını gerektirir. Bu ise Tanrı fikrinin modern insan zihninde sorgulanmasının asıl sebebidir. Fakat hakikatte "sonsuz" ne artar ne azalır. Bu "sınırı belirsiz" mantığı ile yıkanmış bir zihnin anlayamayacağı bir şey olsada. Bu yanlış tarifin sonunda matematikte sonsuzdan büyük sayılar kümesi bile icad edilmiştir . Hatta o kadar ki bir biri ile çakışmayan farklı sonsuzlar türetilmiştir.

(sıfırın ve sonsuzun sayı olmadığı , negatif sayıların mantıksızlığı)



1: Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar (Rene Guenon) - insan yayınları
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Yaman Dede

10/3/2006


" Bir serencâm-ı hazînim ki serâpâ hasretim "
Yahya Kemal Beyatlı onu bir beytinde şöyle tanıtır:
“Yüz sürdü hâk-i pâyine çok Müslüman dede
Mollâ-yı Rûm görmedi senden Yaman Dede.”

1877 yılında Kayseri’nin Talas ilçesinde dünyaya gelen ermeni asıllı Dyamandi daha çocukluk döneminde İslam’a ilgi duymaya başlar. Bir gayrimüslim olsa da hocalarından rica eder, din derslerinde sınıftan çıkmayıp İslâm’a ait bilgiler dinler ve kendi tâbiriyle daha bu dönemlerinde “yanmaya” başlar. İsminin ermenice mânâsı da “elmas” olan Dyamandi, sanki bu mânâya uygun hâle gelmenin yollarını arıyordu. Okumak için geldiği İstanbul’un mânevî havası, tanıştığı muhterem şahsiyetler onun gönlündeki ateşin daha da artmasına vesile olur. İçindeki çağlayanları daha fazla saklayamayıp 1942’de Müslüman olduğunu açıklar.
Şöyle der: “Hidâyet nurunun alevden damlalar halinde gönlüme akması, şahlar güzelinin (Mevlana) tatlı ve mübarek ismini işittiğim andan itibaren başladı. Merhum Kayserili Ahmet Remzi Dede’den Mesnevi okudum. Ufkum son derece genişledi. İmanım da o nispette kuvvetlendi. Koca Mevlana’nın büyüklüğü karşısında ürpermeye başladım. Mesnevi’nin görebildiğim derinlikleri karşısında gözüm kararıyor, korkuya benzer hisler bütün benliğimi kaplıyordu. Bütün derinliğini görmemin imkânı yoktu. Mesnevi’yi bitirdim, daha doğrusu Mesnevi beni bitirdi. Her zerremde aşkın alevleri çıkmaya başlamıştı. Hidayete doğru deyişim şunun için pek yerindedir. Hidayetin dereceleri vardır. Kelime-i Şehadet’in gönülden söylenmesiyle iman ve İslâm tahakkuk eder. Fakat bununla hidayetin son mertebesine, iman kuvvetinin pek yüksek derecelerine erişmiş olur muyuz? Elbette olamayız. Bunun içindir ki, ‘Nasıl Müslüman oldum?’ sorusunu şöylece tamamlamak lâzım: “Nasıl Müslüman oldum ve olmaktayım?”

Yaman Dede, 3 Mayıs 1962 Perşembe günü Hakk’a kavuşur. Anadolu’da yangını âşikâr olmuş ve olmamış nice Dyamandi (Yaman Dedeler) var. Ruhları şad olsun.


GAZEL
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallâh
Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallâh
Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallâh
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh  

Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen reh-nümâsın sen
Habîb-i Kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ’sın sen
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

  Gül açmaz, çağlayan akmaz, İlâhî nûrun olmazsa
Söner âlem, nefes kalmaz, felek manzûrun olmazsa
Firâk ağlar, visâl ağlar, ezel mestûrun olmazsa
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

  Erir cânlar o gül-bûy-ı revân-bahşın hevâsından
Güneş titrer, yanar dîdârının, bak, ihtirâsından
Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsından
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

Susuz kalsam, yanan çöllerde cân versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlardan nem duymam
Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

  Ne devletdir yumup aşkınla göz, râhında cân vermek
Nasîb olmaz mı Sultânım haremgâhında cân vermek
Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh

  Boynu büktüm, perîşânım, bu derdin sende tedbîri
Lebim kavruldu âteşden döner pâyinde tezkîri
Ne dem gönlüm murâd eylerse taltîf eyle Kıtmîr’i
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh


Yaman Dede


Not: Allah Dostları (Hilyetül Evliya) isimli kitaptan ve www.umutrehberi.com sitesinden alıntıdır.
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa

Blogcu.com bir Blogcu LLC hizmetidir.